Bugun...
BOP çerçevesinde azınlık oyunu


Deniz KAÇAĞAN
a.kararli@hotmail.com
 
 
facebook-paylas
Tarih: 29-01-2014 02:50
     

Azınlık tanımı

Osmanlı’dan beri, devlet geleneğimizde azınlıklar, gayrimüslimlerdir. Cumhuriyetimizin kurucuları da bunu devam ettirdi ve Lozan’da yapılan Türkiye’yi tanıma antlaşmasında, yalnız gayrimüslimler azınlık olarak kabul edildi; yani, Müslüman olmayan Ermeni, Rum ve Yahudiler azınlıktır dendi. Şimdi, Cumhuriyeti dinsizler kurdu diyen hurafecilere sormak gerekiyor. Türkiye Cumhuriyeti’ni dinsizler kurduysa, neden, uluslararası tanınma antlaşmasında Müslüman olmayanları (Gayrı Müslimleri) azınlık olarak kabul ettirdi? Evet, Cumhuriyetimizi dinsizler kurmadı ancak, öyle görülüyor ki Cumhuriyetimizi dinsizler yıkacak…

 

Sömürgeci batının çelişkileri

BOP’un gereği olarak, her fırsatta bölücü koruyuculuğu ve savunuculuğu yapan AB-D, önce medyadaki özel görevlileriyle yozlaştırmaya çalıştığı azınlık kavramının içine bölücüleri bölücüleri koyarak tartıştırdı; sonra da kurucu eşit unsur diye yeni anayasaya koydurmaya girişti. Lozan’da, Türkiye’nin tanınma antlaşmasında, Fransa, İngiltere ve dünyanın başka ülkelerinin imzaları var. Şimdi bize, adı geçen ülkelere 1923 yılında Lozan’da attıkları imzayı hatırlatacak devlet adamları gerekiyor. AB-D, her azınlık dediğinde veya bölücü koruyuculuğuna soyunduğunda, Lozan’da attıkları bu imza önlerine konmalı ve sorulmalı: 1923 yılı, Lozan antlaşmasında, biz bir azınlık tanımı yaptık ve siz de bunu kabul edip imzaladınız. Ne oldu da, üzerinden 90 yıl geçmeden, azınlık tanımını içerdeki özel görevlilerinizle değiştirtmeye ve anayasamıza koydurtmaya çalışıyorsunuz? Yoksa 1923 yılında, Lozan’da attığınız imzayı mı unuttunuz? Hayır, asla! Sömürgeciler, hiçbir şeyi unutmaz; ama üçüncü dünya ülkelerine atayacağı yöneticilerin, tarih ve uluslararası anlaşmaları bilmeyen kişilerden olmalarını özenle belirler…

 

1923 yılında, Lozan antlaşmasını imzalayan, Fransa, İngiltere ve diğer devletler; Cumhuriyeti kuran iradeye, ülkemizin kurucu asil unsurunun bazılarını, azınlık olarak kabul ettiremediler. Hem sömürgeciler istiyor diye, kurucu asil unsur olan bazı insanlarımızı, azınlık konumuna düşürmek; bölücülükle beraber, vatandaşımıza da hakarettir. Kudurmuş sömürgeciler, azınlık oluşturmayı çok istedilerse, Lozan’da, Cumhuriyeti kuran iradeye bunu kabul ettirselerdi. Toplumlar bazında kısa diyebileceğimiz 90 küsur yıl geçmeden; kudurmuş sömürgeciler, kendi attıkları imzayı yok sayarak veya unutturarak; çıkarları öyle gerektiriyor diye, tarih bilincinden yoksun, aklı karışık Fars, Arap ve Türklerden oluşan kopuk ve savrukları, farklı bir etnisite gibi kabul ettirip, hurafecilere önce azınlık sonra da kurucu eşit iki unsur diye kabul ettirmeye giriştiler. TRT 6 böyle bir girişimin ürünüdür. Oysa Anadolu’da, geçtiğimiz birkaç bin yılda, Sümerler, Hurriler, Asurlular, Hattiler, Akadlar, Frigyalılar, Urartular, Medler, Persler, Makedonyalılar, Kapadokyalılar, Romalılar, Sasaniler, Bizanslılar, Selçuklular, Moğollar, Akkoyunlular, Osmanlılar gibi daha saymadığımız pek çok devlet ve yönetim gelip geçti. Üstelik Sümerler, Hattiler, Medler[1] gibi pek çok ön uygarlığın Türk olduğu da bilim dünyasında geniş kabul görmektedir. Ancak; ATATÜRK’ün liselerde okutulması için yazdırdığı 4 ciltlik tarih ders kitaplarının, 1941 yılındaki 12. Hükumet ve Bakanı Hasan Ali YÜCEL döneminde eğitimin içeriğinden çıkarılmasıyla; dünyanın, Anadolu’daki uzak geçmişte Türk olarak kabul ettiği uygarlıklar; Türk çocuklarına öğretilmedi. Bu konuda başvurulması gereken bir başka kaynak da: “Samuel KRAMER – Tarih Sümerler’de başlar” adlı kitaptır…

 

Tüm bu maddi kanıtlar gösteriyor ki, zengin uygarlık tarihiyle Anadolu bir Türk aşuresidir. Ayrıca Türklük, hurafecilerin ve bölücülerin anladığı gibi, sadece kanı (ırkı) değil; aynı zamanda ortak coğrafyada yaşayan ve sömürgeciliğe karşı mücadele eden insanlık erlerinin adıdır. O nedenle, uygarlık kültürümüzün içinden, yine bize ait olan ve zamanla farklı bölgelerde ve zorlu şartlarda yaşaması nedeniyle, kısmen değişime uğrayanları ayırıp saflaştırmaya çalışmak, Müslüman mahallesinde salyangoz satmaktır…

 

Günümüzde, kendini kürt sananların önemli bir kısmı Türklerle evlenirken; sömürgeci batıya ve talimatlarıyla hareket eden hurafecilere ve bölücülere soruyoruz: Kimi, kimden, nasıl ayıracaksınız? Bu evliliklerden doğan çocukların, vücutlarını mı parçalayacaksınız? Bizdeki çapsız, ufuksuz siyasetçiler zannediyorlar ki; kendi farklılıklarımız ya da anlaşmazlıklarımızdan kaynaklanabilecek olası sorunları, kendimiz, kendi içimizde çözebiliriz. Hayır! Hiç kimse, bu yanıltıcı beklentiyle hareket ederek, atacağı adımı, söyleyeceği sözü, uyurgezer bir hâlde gerçekleştirmesin. Çünkü insanlık düşmanı kudurmuş sömürgeciler pusudadırlar. O nedenle kendi içimizde, bizim tarafımızdan, bizim dalgınlığımızla oluşabilecek en küçük anlaşmazlıkları, sömürgeciler hemen devreye girerek, derinleştirmeye ve hatta ebedileştirmeye çalışacaklardır…

 

Tarihte, dilde, hiçbir belgeyle varlığı matematiksel olarak kanıtlanamayan “kürt” denen ve zorlu şartlarda yaşamaları nedeniyle, aynı ırktan geldikleri toplumlarına yabancılaşan kopuk ve savrukların; ilk yazılı sözlük dedikleri “şey”i bile bölgede 18 yıl yaşayan Maurizio GARZONİ adında bir Romalı misyoner papazın yazmış olması çok anlamlıdır. [2] Sömürgecilerin, Türk milletini hâkimiyeti altına almak için özellikle son 200 yılda uyguladığı yöntem, milletimizi, kendine yabancılaştırma ve başkalaştırma çalışmalarıdır. Bu gün, bölücülük denilen stratejik oyunun arkasında, işte bu uzun soluklu milletimizi birbirine başkalaştırma hazırlığı ve uygulamaları vardır. Bunun için, merkezi eğitimden yoksun kişilerin, var olan dilleri bozuk konuşmasını bir başka ayrı dil gibi göstererek ve adlandırarak işe başlandı. P. Maurizio GARZONİ, bölücülük için Ermeniler, Asuriler, Keldaniler, Nesturiler üzerinde gözlemler yaptı. İtalyan misyoner papaz Maurizio GARZONİ, çalışmasını 1787 yılında yayınladı. Ancak konuya bilimsel nesnellikle yaklaşıldığında, merkezi eğitimden yoksun bu kişilerin konuştuğu ve sömürgecilerin bir başka ayrı dil dediği “şey”in önemli bir kısmı Zazaca ağızlarının oluşturduğu kelimelerin, Göktürk ve Uygur lehçeleriyle birlikte Çuvaşçanın karşılaştırılmasıyla Eski Türkçe olduğu ortaya çıkacaktır…

 

Irak’ın kuzeyinde de, bu çok çeşitli Türkçe ve diğer dil akrabalıkları bulunuyor. Aldığı eğitimle değil; bulunduğu yere vatanına ihanet ederek gelen bölücü BARZANİ bile, sırf bölücülük için Irak’ın kuzeyinde Soranice’yi zorunlu tek dil olarak ceberutça şart koştu. BARZANİ’ye bunun nedeni sorulduğunda: “Farklı diller böler; tek dil birleştirir” dedi. Bunu demesine rağmen, İbrani BARZANİ’nin [3] kiralık tetikçi çete devletinde verilen eğitim İngilizcedir. O zaman, buradaki AB-D borazanı gazetecilere sormak gerekiyor: Neden Irak’ın kuzeyine gidip BARZANİ’ye, Irak’ın kuzeyindekileri asimile etmemesi gerektiğini söylemediniz? Yoksa ağbileriniz AB-D, oradaki insanları birleştirmek istediği için mi, Irak’ın kuzeyinde, Soranice’nin zorunlu tek dil hâline getirilmesine itiraz edemediniz? Hani demokrasi havarisi gazeteci bozuntuları; neredesiniz? Hani insan hakları? BARZANİ’nin nohut tanesi büyüklüğündeki beyni, bazı gerçekleri yarım yamalak anlıyor da; yabancı eğitimle, bilinçleri şekillendirilerek beyzbol sopasına dönüştürülen Anadolu odunları, neden anlamıyor?

 

Ülkemizin, azınlık sorunu yoktur

Lozan antlaşmasına göre, azınlık olan gayrimüslimlerin (Yahudi, Ermeni ve Rumların) güzel ülkemizde sorunu olmadan rahat bir şekilde yaşadıkları açıktır. Tabii her zaman, sömürgeci emellerini gerçekleştirmek isteyen kudurmuş batı; zaman zaman da olsa, ülkemizde bazı insanlara önemsiz sorunlar çıkarttırarak, sorun varmış gibi göstermeye çalıştı. Ancak kısa vadede gördü ki, azınlıkların, yani gayri Müslimlerin oranı çok düşük olduğundan ve yeterli sesi çıkaramadıklarından, gayrimüslimlerle Türkiye’yi bölemeyecek. Böylece, bizim kendi vücudumuzdan, kendi varlığımızdan, bize karşı azınlık oluşturmaya girişti. Sömürgeci kudurmuş batı, Lozan’da attığı imzayı da yok sayarak, bu pervasızlığı yapmaya kalktı. Aslında sömürgeci kudurmuş batı, bu oyunu üçüncü dünya ülkelerinde hep oynar. Üçüncü dünya ülke insanları, eğitimsiz ve işsizken; onlara, gerçek sorunlarını unutturup, fantezi farklılıklarını tartıştırır. Böylece, üçüncü dünya ülke insanları, aklî olamayıp gerçek sorunlarını çözemezlerken, uzun vadede sorunları daha da ağırlaşır. Bu arada sömürgeci batı, denetleyici ve düzenleyici olarak gelir. Ağırlaştırdığı sorunları ve kendisinin çıkarttığı kanlı iç çatışmaları çözer(!) Sonuçta, tüm yeraltı ve yerüstü kaynaklarına konar. Bizde de yapılmak istenen pek farklı değil. O nedenle, somut sorunlarımız bir kenara bırakılarak; olmayan fantezi sorunu sorunmuş gibi düşünülsün istendiği için; ayrılıkçılık, dışarıdan estirilen rüzgârla kitle önünde tartıştırıldı. Bilinçleri, yabancı eğitimle şekillendirilerek içerdeki Anadolu odunlarından oluşturulan beyzbol sopası gibi gazetecilere, azınlıklar konusu, yanlış ve gereksiz yere; uzun ve sık sık konuşturuldu. Oysa o beyzbol sopası gibi gazetecilerin, bilmediği bir gerçek var: Ayrımcılık sorunundan bahsedebilmemiz için, bir insanın, renginden ya da kanından (ırkından) dolayı aşağılanması; çok bilgili ve yetkin olmasına rağmen, herhangi bir görevle yetkilendirilmeme olayının gerçekleşmesi gerekir. Cumhuriyetimiz, bilimin bir gereği olarak, akıl (laik) temelli hukuk devlet işleyişine (rejimine) göre kurulduğundan; insana, akıl merkezli yaklaşılır ve bu nedenle herhangi bir ayrımcılıktan söz edilemez. Ulus ve birlikçi (üniter) devlet olan Türkiye Cumhuriyeti’nde, kanunlarla vatandaşlık kimliği verilen herkes eşittir ve bireyin gelişmişliğine, yetkinliğine, bilgi birikimine bakılarak insan, en uygun yerde görevlendirilir. Bununla birlikte, dünyada her devletin kurucu unsuru vardır ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu asıl unsuru Türk’tür…

 

12 Ağustos 2005 tarihinde zamanı geldiğinden; tarih bilgisinden ve uluslararası antlaşmalardan haberi olmayan hurafeci başbakan, alt kimlik-üst kimlik saçmalıklarıyla yaptığı konuşmada: “Türkiye’de kürt sorunu vardır ve bu benim sorunumdur” şeklinde sömürgeci batı (AB-D) tarafından Diyarbakır’da öttürüldü. Hurafeci başbakan, ayrılıkçılık-bölücülük yapmayı sevdiği gibi; içinde bulunduğu dönemde, kendi yanlış icraatlarını eleştirip düzelteceğine; uzun yıllar geriye gidip, olmayan bilgisiyle, hakkın rahmetine kavuşan insanlara, iftira atmayı da marifet zannetmektedir. Hurafeci başbakan, Türk-kürt dedikten sonra, alt kimlik-üst kimlik saçmalıklarıyla, işin içinden çıkmaya çalışırken battıkça batıyor, adeta bölücülüğün ateşli bir savunucusu gibi, ayrılıkçılığı her geçen yıl derinleştiriyordu…

 

Dönemin başbakanının, bölücülük sicilini hatırlatmamız gerekirse: Miting meydanlarında, siyasi rakiplerinden birini "Hani bilirsiniz ya Alevidir kendisi" diyerek ve anayasaya aykırı hareket ederek, ayrımcılık suçu işlemedi mi? Bir başka konuşmasında yine, siyasi rakiplerini, Sivas'ın ötesine geçememekle eleştirip bölücü arzulara hizmet eden zihinsel haritaları, kendi ülkemiz içinde çizmedi mi? Kendi ülkesini bölecek anlayışın haritalarını çizen bir insan; ülkesini seven bir başbakan olabilir mi? Hem ülke içinde, herhangi bir vatandaşımızın, bir yerden bir başka yere güvenle gidememe sorunu varsa, bu yanlıştan AKP sorumlu değil mi? Böyle bir sorun varsa ve hükumet olanlar sorunu çözemiyorsa orada ne işe yararlar?

 

Fulbright anlaşmasıyla eğitimi; borçlanma, özelleştirme, yolsuzluk ve Gümrük Birliği anlaşmasıyla iktisadı; AB uyum yasalarıyla hukuku ve siyaseti; özetle her türlü yapılanması sömürgecilerin denetiminde olan Türkiye’nin; dış politikası da, kudurmuş sömürgecilerin amaçlarına hizmet etmektedir. Ne yapacağına dair, kendi etkinliğine karar veremeyen ve belirleyici olamayan bir ülke için, küresel ya da bölgesel liderlikten de söz edilemez. Son 15 yılda, Türkiye öyle bir görüntü veriyor ki: Daha kendi içinde, birkaç teröristin, kaymakam, polis dövmesini, asker kaçırmasını, kızlarımızı ve çocuklarımızı şehirlerde öldürmesini önleyemiyor. Acziyet içinde bırakılan ülkemiz, hurafeci AKP aracılığıyla, PKK’yla yapılan görüşmelerden de ortaya çıktığı gibi; kudurmuş sömürgecilerin amaçlarına yönelik (BOP) Türkiye, PKK’yla yeni anayasa yapmaya zorlandı ve batılı strateji merkezlerinde önceden yazılı hazır bulunan İngilizce anayasa metni hurafeci AKP’ye verildi. Hurafecilere de, bu anayasa metnini Türkçeye çevirme ve Türk insanına hazmettirme işi kaldı…

 

Anayasanın 4. maddesinde: "ilk üç maddenin değiştirilemeyeceği ve değiştirilmesinin teklif edilemeyeceği" yazıyor. Sömürgecilerin kuklası, Birlikçi (üniter) Türkiye Cumhuriyeti devleti düşmanları, anayasanın ilk üç maddesinin değiştirilmesine, 4. maddeyi değiştirerek başlayabileceklerini zannediyorlar. Her ne kadar anayasada 4. madde için değiştirilemez yazmasa da; 4. maddede yazan "ilk üç madde değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez" ifadesi, anayasa ruhu gereği 4. maddeyi de kapsar. Çünkü tüm anayasalar, kendini sürekli varsaydığından hiçbir anayasada kendisinin tamamen ortadan kaldırılıp kendinden sonra yepyeni bir anayasanın nasıl yapılması gerektiği düzenlenmez. Kurumları ve dolayısıyla bunların toplamından oluşan devleti var eden anayasa, sadece kendisinin kaynaklık edeceği değişiklikleri öngörür ve kendisinin kaynaklık etmediği, bir tür devletin intiharı diyebileceğimiz tümüyle yeni bir anayasa değişikliğini anayasayı ortadan kaldırma ve devleti yıkma suçu sayar. Bu nedenle, yürürlükteki anayasayı çiğneyerek hukuka aykırı şekilde tamamıyla yeni bir anayasa önerenler olursa, anayasayı ortadan kaldırma ve devleti yıkma suçu işlerler. Olası bu suçu işleyeceklere karşı, anayasal kurumların ve kişilerin, her türlü meşru müdafaa hakları doğar. Kim olursa olsun, isterse 550 milletvekili alan partinin mensubu olsun, herkes sadece yürürlükteki anayasanın kendisine verdiği yetki sınırları içerisinde öneri veya icraatta bulunabilir. Yani değil 367 milletvekili 550 milletvekilini bir parti kazansa dahi anayasanın ilk 4 maddesi değiştirilemeyeceği gibi referandumu da götürülemez. Hem daha önce hukuka aykırı hareket ettiği, anayasa tanımadığı ve haklarında değişik suç iddiaları bulunanların bırakın anayasanın bazı kısımlarını değiştirmeyi kanun yapma yetkisi bile yoktur. Seçilmiş olmak tüm suçlardan arınmak değildir. Her şeyden önce seçilenlerin sade birer vatandaş olabilmeleri için bile, dokunulmazlıklarının kaldırılıp geçmişteki tüm suçlarından tek tek yargılanması ve suçsuzluk belgelerinin ellerinde bulunması gerekir...

 

Deniz KAÇAĞAN

 

Kaynak:

[1] Mehmet BAYRAKDAR - Medler ve Türkler

[2] Ecole Nationale des Langues Orientales Vivantes E. VI. 23

[3] Tarih ve Düşünce Dergisi; Şubat 2003; Sayı 36; Sayfa 31



Bu sitede yer alan bilgiler İkinci Bölge Haber adresi kaynak gösterilmeden kullanılamaz. Tüm hakları Telif Hakları Yasası'nca korunmaktadır. Yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir.
İnternet Gazetemizde yayınlanan Haber, Makale, Video, Galerilerdeki kategori Resimlerinin Yayınlanmış olması desteklediğimiz anlamını taşımaz.

FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

HABER ARA
ÇOK OKUNAN HABERLER
VİDEO GALERİ
FOTO GALERİ
GÜNDEM'DEN BAŞLIKLAR
YUKARI