Bugun...
Tam kurtuluş için statik hesap hatası yapmamak


Deniz KAÇAĞAN
a.kararli@hotmail.com
 
 
facebook-paylas
Tarih: 25-08-2015 02:11
     

İsrail‘in güvenliğine ve bölgenin her türlü sömürülmesine, hiçbir şey bölücülük kadar hizmet edemez. [1], [2] O nedenle, hiçbir tehlike, bölücülükten daha tehlikeli olamaz. İçinde bulunduğumuz dönemde, ülkemizin ve komşularımızın en önemli jeostratejik gerçeği budur…

 

Şu varlık kanunu bilinmelidir ki, stratejik hata, taktikle düzeltilemez. O nedenle, kesin kurtuluş hazırlıklarında, statik hesaplamalar çok iyi yapılmalı ve en küçük mantıksızlık içermemelidir…

 

Genel olarak baktığımızda ülkemiz, hukuki, siyasi, iktisadi ve eğitim alanlarının göstergeleriyle tam bağımlı, işgal edilmiş bir AB-D sömürgesidir; her geçen gün, uygulamaya konulan patlayıcı kanun paketleriyle de bölme çalışmaları hızlanarak devam etmektedir. Yazdığımız gerçeklerden hareketle, milletimizin bağımsızlığı ve vatanımızın bölünmez bütünlüğü tehlikede olduğu ortaya çıkmaktadır…

 

Bu olumsuz şartlar altında, milletimizin, özellikle bilinçli kesimi kurtuluş çareleri arıyor ve değişik yapılanmalar etrafında bir araya geliyoruz. Ancak, aklımızı işleten, bilgi birikimi olan, eleştirel ve kuşkucu bireyler olarak; her oluşumu sorgulamalı ve ondan sonra gerekeni yapmalıyız. Bakınız ben, bir oluşumun veya önderin, Türkiye düşmanı mı; yoksa sağlam mı olduğunu anlamak için, orada veya ona ilk ve tek şunu sorarım: Kürt nedir? Etnisite (küçük kök) dediği anda, benim için işi biter ve ebedi haindir. Pek çok sözde ATATÜRK’çü, bilimsel sosyalist, ulusalcı, yurtsever; efendim, halk, millet değildirler ancak etnisitedirler (küçük kök) diyorlar. Etnisiteyi de Türk'ün altına koyuyorlar…

 

Fulbright anlaşması (Amerika’yla yapılan eğitim ve kültür anlaşması) sonrası, ülkemizde özenle yetiştirilen bu çarpık insanlara göre ülkemiz mozaikmiş. Oysa mozaik ve Osmanlı bakiyesi gibi, ülkemizi bölmeye yönelik sömürgeci strateji merkezlerinde üretilen kavramlar tamamen bilimdışıdır…

 

ATATÜRK, Osmanlının neden yıkıldığını ve Türkiye’nin neye dayanarak kurulduğunu şöyle açıklıyor: “Bizim devlet hayatımızda bilindiği gibi; Osmanlı siyaseti, birbirinden farklı unsurlardan ve maddelerden oluşmuştu. Bunlardan bir harita yapmak olanaksız olduğu için, Osmanlı siyaseti yerine yeni bir siyaset çıktı. O siyaset; milli siyaset, Türkçülük siyasetidir.”[3] Oldukça vurucu; ATATÜRK demek istiyor ki, Osmanlı farklı halklardan oluştuğu için mozaikti ve farklı halklar ayrılarak dağıldı. Geriye sadece Türkler kaldığından, Türk unsuruna dayanarak Misak-ı Millî sınırlarıyla çizilen Türkiye mozaik değil tektir; yani Türk varlığına dayanarak Misak-ı Milli sınırları içerisinde kurulan Türkiye’de, birbirinden farklı Osmanlı bakiyesi halklar veya etnisite kalıntıları, söz konusu bile değildir. Osmanlı, Türk tarihine devamlılık sunan bir tarih kesitine aittir o kadar…

 

Yine ATATÜRK şöyle diyor: "Bu günkü Türk milletinin siyasi ve toplumsal birliği içinde kendilerine Kürtlük, Çerkezlik, Lazlık ya da Boşnaklık düşüncesi aşılanmak istenmiş yurttaş ve ulustaşlarımız vardır. Ancak geçmişin zorbalık dönemlerinin bir sonucu olan bu yanlış adlandırmalar, -düşmana alet olmuş birkaç, gerici, beyinsiz dışında- ulus bireyleri üzerinde üzüntüden başka bir etki yaratmamıştır. Çünkü milletin bu bireyleri de genel Türk toplumu gibi aynı ortak geçmişe, tarihe, ahlak anlayışına ve hukuka sahip bulunuyorlar."[4] İşte sazın bam teli; anlayamayanlar için, tekrar yazalım: Çerkezlik, Lazlık ya da Boşnaklık düşüncesi aşılanmak istenmiş yurttaş ve ulustaşlarımız vardır. Ancak geçmişin zorbalık dönemlerinin bir sonucu olan bu yanlış adlandırmalar, -düşmana alet olmuş birkaç, gerici, beyinsiz dışında- ulus bireyleri üzerinde üzüntüden başka bir etki yaratmamıştır. Oldukça açık; ATATÜRK, demek istiyor ki, ülkemizde alt kimlik, etnisite yoktur. Olmayan şeyi kabul etmek ve başkalarına kabul ettirmeye çalışmak; bölücülük eşiğini geçip bölücülüğe başlamaktır. Görüldüğü gibi bölücülük sadece silahla olmaz; işin, kavramsal, teorik kısmı da var. Bunu, hep "bizdenmiş" gibi gözükenler yapıyor. Bunlar; ATATÜRK’ün dediği gibi: “geçmişin zorbalık dönemlerinin bir sonucu olan bu yanlış adlandırmalar, -düşmana alet olmuş birkaç, gerici, beyinsiz dışında- ulus bireyleri üzerinde üzüntüden başka bir etki yaratmamıştır.”

 

Bilimsel açıdan, bir halkın/etnisitenin var olması için şu üç şartı aynı anda gerçekleştirmesi gerekir: 1- antropologların uzlaştığı ortak tip; 2- arkeolojik kalıntı; 3- kendine özgü kelimeleri, düzenli söz dizimi ve ek alma yapısı olan dil. Oysa bölücülerin bu üç şeyi de yok...

 

Şunu iyi biliyoruz ki, uluslararası hukuku belirleyen etkenlerden biri de tarihtir. Tarih bilimine göre, bir etnisitenin, halkın var olması için, antropolojik ortak tipi, arkeolojik kalıntıları ve gerçek bir dili bulunması gerekiyor. Bu özellikleri aynı anda sağlayan topluluk bir etnisite, halk olarak; uluslararası hukuka göre tarih sahnesinde devlet şeklinde yer almaları en doğal hakları olarak görülür. Dolayısıyla; sözde ATATÜRK’çülerin veya yurtseverlerin "kürt halkı", “kürt etnisite”si ayırıcı yapay adlandırmaları kullandıktan sonra, birlik-beraberlikten söz etmeleri anlamsızdır. Çünkü böyle bir halk, etnisite varsa, devlet kurmaları kaçınılmazdır. Hem ayrı bir adla var olsunlar, hem de tek bir devlette, tek bir bütün olarak yaşayalım, buna kimse müsaade etmez. Öyleyse düğüm “kürt var mı-yok mu”da düğümleniyor. Varsa devlet kuracaklar, yoksa konu kapanacak…

 

Hukukta ad varlık belirtir ve bir özne olan her varlığın hakları olur. Yani; kürt diyerek olmayan bir etnisiteyi var ederseniz, sonrasında haklarını da vermek zorunda kalırsınız. İşte bu bölücülüğün dik âlâsıdır. O nedenle biz, her ne olursa olsun; insanlarımızın bazılarını "kürt" diye anmayacağız. Ayrıca birileri, kendilerini illâ ayrı adlandırıyorsa ve başkaları da bunu mazur görüyorsa, hepsi kaçınılmaz olarak bölücüdürler. Biz bunlara bölücü diyeceğiz...

 

Dikkatli olmalıyız, kültürel sömürgeciliğin her türlü kirinden bilinçaltımızı temizlemeliyiz. UNPO (Unrepresented Nations and Peoples Organisation) Birleşmiş Milletlerde Temsil Edilmeyen Devletsiz Halklar[5] diye bir kuruluş var. Bu kuruluş, dünyada 5000 (beş bin) devletsiz halkın olduğunu kabul ediyor; sömürgecilere göre var olan kürtler de devletsiz halklar konumundaymışmış. Tabii şimdilik devletsiz; zamanla hepsini devletleştirecekler. Ortada, antropoloji, arkeoloji, dil ve tarih bilimlerine dayalı gerçekler değil; tamamen sömürgeci keyfilik var. Buna karşı, antropoloji, arkeoloji, dil ve tarih bilimlerinin verileriyle bilimsel mücadele edilmeli...

 

Sömürgecilerin en önemli özelliği, yalanlarını çok kişiye, her yerde ve sık tekrar ettirerek bilinçaltı kirliliği yaratmasıdır. Kültür sömürgeciliğinin etkisinde kalınmak istenmiyorsa, onların bu yoz kavramlarından, bilinçaltımızı temizlemeli ve maddi, kanıtlayıcı kavramlarla düşünüp bilimsel olmaya özen gösterilmelidir. Halk/etnisite; iddia ve hisler üzerine kurulamaz. Bilimsel kanıt gerekir. İddia edilen halkın, arkeoloji, antropoloji, dil, tarih yönünden aynı anda kanıtı sunulamıyorsa; o etnisite yok hükmündedir. İnsanların yalanlara inandırılması gerçeği değiştirmez; gerçek bilim insanları kanıtlı düşünmek zorundadır. Yok öyle sömürgecilerin döktüğü paralarla yayılan yalanlara inanmak ve zanlara sarılmak. Gerçekleri, yalanlara inanan kişi çokluğu belirlemez; kanıt belirler. Tarihte, Arap’ın, Fars’ın ve Türk’ün bazılarına yakıştırma yollu kullanılan “kürt” sıfatını; günümüzde, sırf bölücülük için, ayrı bir halk/etnisite adı gibi öne sürmek antropoloji, arkeoloji, dil ve tarih cehaletinden başka bir şey değildir. Şayet, tüm bu belirtilen, bilimsel alanlardan haberdar olarak bu yalanlarda ısrar ediliyorsa o zaman da kasıt var demektir. Ayrıca, bilimsel değil de, sırf duygusal nedenlerden bu yanlış adlandırmayı kullananlar veya bu yanlış adlandırma altına sığınarak kendilerini öyle ifade edenler; bir halk/etnisiteyi değil gerçekte psikolojik yabancılaşma hastalıklarını ifade etmektedirler. Bu bir kimlik bunalımı konusudur ve klinik vakadır. Aslını unutmuş, kendine yabancılaşmış; kendini yüksek edebî, felsefî, sanatsal, estetik ve aklî yollarla gerçekleştiremeyen, yaratıcılıktan yoksun her bunalımlı bireyde, böyle fantezi grup adlarına sığınma hastalığı görülür. Yüksek edebî, felsefî, sanatsal, özgün yaratıcı eylemlerle; evrensel, kalıcı, zamanı aşan eser vererek bireyin kendini gerçekleştirebilmesi için; ona akılcı bir devlet düzeninde özgür bir ortam sağlamak yerine; sömürgecilerin çıkarları öyle gerektiriyor diye, neden bir yabancılaşma hastalığını, bireye kimlik diye sunalım? Bu hem bireyi törpüleyip örseler (zaman ve insan kaybı) hem de insanlık sucudur…

 

Bölücülerin dil dedikleri “şey” merkezi eğitimden yoksun insanların; var olan gerçek dilleri bozarak konuşmasından ibarettir. Her hangi bir yöne 40-50 KM gidildiğinde değişen[6] ve okuma bilmeyen ailelerin, yüzyıllar içinde Arapça, Farsça ve Türkçe duydukları kelimeleri, anladıkları gibi ifade etmelerinden başka bir şey değildir. Cahil olduklarından, yazıyla değil, duyduklarını anladıkları gibi nesilden nesle her defasında kelimeleri biraz daha bozarak aktardılar. Bu nedenle, kelimelerde, harflerin yeri değişti veya ekleme çıkarma yapıldı. Örneğin; "se" Farsça "üç" demek; "pa" Farsça "ayak" demek; yani se+pa birleşik kelimesi, Türkçe üç+ayak oluyor; ama biz bunu se(h)pa yaptık. Büyük olasılıkla duyulan yanlış anlaşıldı ve araya h harfi eklendi. Kendini kürt sanan birisine; bölücü ağzıyla “ben” nasıl denir diye sorulsa ”ez” diyecektir; oysa “ez” Türkçedeki “öz”ün bozulmuş hâlidir. Yine kendini kürt sanan birine, bölücü ağzıyla say deseniz; “yek, dü, se… (1, 2, 3)” diye Farsça sayacaktır. Sömürgeciler işte böyle çalışır. Önce şuna-buna yakıştırma yollu kullanılan sıfatı alırlar, sonra bunu ayrı bir halk/etnisiteymiş gibi göstermek için her yolu denerler. Halk/etnisite dedikleri topluluk için, değişik dillerden araklanan kelimelerle de, varlığını iddia ettikleri etnisitenin dili yaratılır. Daha sonra içlerinde yaşadıkları toplumların, hukuki metinlerinde yer verdirilir. Geriye en son somut coğrafi bölünmenin gerçekleşmesi kalır…

 

Bu arada belirtmek gerekir ki, var olan gerçek diller birbirini etkiler. Var olan gerçek dillerin, birbirlerini karşılıklı etkilemeleri, insan hareketlerinin ve iletişim kurma çabalarının doğal sonucudur. Bu nedenle, var olan gerçek diller, birbirlerine karşılıklı kelime alıp verirler. Ama bölücülerin dil dedikleri “şey” öyle değil; onun bizzat kendine ait ve başka dile verdiği bir kelime bile yok; bölücü ağzı, eğitim görmemiş insanların, var olan gerçek dilleri bozuk konuşmasından başka bir “şey” değildir. İçinde, Ermenice, Süryanice kelimeler bile var. Kendine ait ve diğer dillere verdiği tek bir kelime olmadığına göre; bu demektir ki, böyle bir dil yoktur. Bölücülerin dil dedikleri “şey”e, ağız, şive, lehçe demek de mümkün değil; böyle olabilmesi için, söz dizimi benzerliğiyle ve ek alma yapısıyla bağlı olduğu bir dil olması gerekiyor. Var olan gerçek dillerin pek çoğundan, neredeyse eşit kelime aldığından; söz dizimi ve ek alma yapısı kuralı olmadığından herhangi bir dile de bağlanamıyor. Sonuç olarak bu “şey” ağız, lehçe, şive de değildir; matematiksel gerçek budur…

 

Aynı ırktan geldikleri toplumlarına yabancılaşan kopuk ve savrukların; Arapça, Farsça ve Türkçeyi bozarak konuşmasından oluşan bu “şey”i ayrı ve anadil gibi öğrenmesi düşünülemez. Günümüzde, devletin görevi, dillerin bozuk toplamından oluşan, düzenli ek alma ve sözdizimi yapısı olmayan ve eğitimsizlerin konuştuğu “şey”i öğretmek değildir. Devletin görevi, dilini doğru öğretmektir. Ölçüsüz şekillerde, dilin bozuk konuşulması toplumu böler. Çünkü insanlar, duygu ve düşüncelerini aynı dilde, ölçülü şekilde ifade edemediklerinden birbirlerini anlayamazlar; dolayısıyla, çok farklı seslerden ortamda oluşan gürültü kafaları karıştırır. Sonunda, iletişim kopukluğu nedeniyle, akraba olmalarına rağmen birbirlerinden ayrılırlar…

 

Arkeoloji, antropoloji, dil, tarih bilimlerinin herhangi birine göre kürt diye bir etnisitenin varlığı ispatlanamadı. Üstelik sömürgeciler, son 200 yılda en çok buna uğraşmasına ve pek çok "özel etki görevlisini" finanse etmesine rağmen “dişe dokunur tek bir şey bile” ortaya koyamadı. Peki; günümüzde ATATÜRK’çü, bilimsel sosyalist, ulusalcı, yurtsever geçinenler neden hâlâ “kürt halkı”, “kürt kökenli vatandaşlarımız” gibi; sömürgeci strateji merkezlerinde üretilen, arkeoloji, antropoloji, dil, tarih bilimlerine aykırı kavramları kullanıyorlar? Evet; yapılmak istenen, en derininden bölücülüktür…

 

Şu kesinlikle bilinmelidir ki, ülkemizde, alt kimlik, etnisite vurgusu yapanlar veya mozaiği kabul eden her oluşum ve teşkilatlanma, ülkemizin düşmanı; sömürgecilere karşı görünerek (tabanı etkileme amaçlı), sömürgecilere hizmet eden hamallardır. Bunların tepe noktaları kasıtlı ve ne yaptıklarının farkındadır; tabanları ise bilinçsiz ve moda ifadelerle konuşurlar...

 

Bu bilgiler ışığında, tam bağımsızlık istiyorsak ve vatanın bölünmez bütünlüğünü korumayı amaçlıyorsak; sömürgecilerin ürettiği yapay kavramlarla ve kirlettiği bilinçaltıyla değil; bilimsel gerçeklerle özgün düşünüp, özgün hareket etmek zorundayız. Üniter (birlikçi) yapımızı koruyacak ve bize tam bağımsızlığımızı kazandıracak her türlü oluşumda ve teşkilatlanmada, "kürt kökenli" vatandaşlarımız diyen, gazeteci, yazar-çizer, akademisyen kesinlikle bulunmamalıdır. Şayet, bir oluşumda; ayrı adlandırmalar yapan kişiler varsa; o oluşumun milliliğinden asla söz edilemez…

 

Deniz KAÇAĞAN

 

Kaynak:

[1] M. Seymour HERSH – Plan B; The Newyorker dergisi; Haziran 2004

[2] Ralph PETERS - Kanlı Sınırlar; Armed Forces Journal-AFJ dergisi; 2006

[3] Prof. Dr. Dursun YILDIRIM; Mustafa Kemal ATATAÜRK’ün Kültür Anlayışı ve Tam Bağımsızlık Stratejisi; Atatürk Araştırma Merkezi; sayfa: 4

[4] Nuran TEZCAN - ATATÜRK'ün yazdığı yurttaşlık bilgileri, Çağdaş Yayınları, 3. Baskı

[5] Mustafa YILDIRIM - Sivil örümceğin ağında; Toplumsal Dönüşüm yayınları; 5. Baskı; sayfa: 74

[6] Prof. Dr. Goichi KOJİMA - Türkiye’nin bir başka veçhesi; Japonya 1991; sayfa 200



Bu sitede yer alan bilgiler İkinci Bölge Haber adresi kaynak gösterilmeden kullanılamaz. Tüm hakları Telif Hakları Yasası'nca korunmaktadır. Yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir.
İnternet Gazetemizde yayınlanan Haber, Makale, Video, Galerilerdeki kategori Resimlerinin Yayınlanmış olması desteklediğimiz anlamını taşımaz.

FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

HABER ARA
ÇOK OKUNAN HABERLER
VİDEO GALERİ
FOTO GALERİ
GÜNDEM'DEN BAŞLIKLAR
YUKARI