Bugun...
Türkiye Cumhuriyeti’nin Birlikçi (üniter) yapısı sömürgeciliğin saldırı hedefinde


Deniz KAÇAĞAN
a.kararli@hotmail.com
 
 
facebook-paylas
Tarih: 15-03-2016 19:11
     

Lozan antlaşması, Türkiye Cumhuriyeti'nin varlığını tanıyan bir uluslararası anlaşma olduğu için süresizdir ve Türkiye Cumhuriyeti ortadan kalktığında ortadan kalkar. Lozan antlaşmasında dolma süresi belirtilmediğinden, hurafecilerin iddia ettiği gibi dolma süresi de gizli maddesi de yoktur. Gizli maddesi varsa, sömürgeci strateji merkezlerinin “özel etki” görevlileri; o gizli maddeyi nerden biliyor? Yok; eğer gizli maddeyi biliyorlarsa şimdi nasıl gizli oluyor. Hurafecilerin bir başka hezeyanı da, güya Lozan antlaşması nedeniyle madenleri arayıp çıkaramıyormuşuz. Oysa tam bağımsızlığı amaçlayan Türkiye Cumhuriyeti kurucu kadrosu, Türkiye Cumhuriyeti'nin varlığını tanıyan uluslararası Lozan antlaşmasında Osmanlı imparatorluğu içerisinde yabancılara verilen ayrıcalıkları ortadan kaldırdı. Lozan antlaşmasından yaklaşık 3 yıl sonra; 6 Nisan 1926 tarihinde Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren 792 sayılı petrol kanununda; arama, çıkarma ve işletme haklarını devlete vermekte ve devletin bu hakkı bizzat veya kişiler ve şirketlerle kullanacağını belirtmektedir. 1935 yılında yürürlüğe konulan 2804 sayılı kanunla petrol konusunda Maden Tetkik Arama Enstitüsü (MTA) görevlendirildi. Türkiye Cumhuriyeti kurulduğundan sonraki ilk yıllarda kurucu kadro, petrol ve madenler konusunda tamamen devletçi anlayışla hareket etti. 1954 yılına gelindiğinde ise, Amerikan petrol şirketlerinin avukatı Max BALL tarafından hazırlanan petrol kanunuyla, Türkiye’deki petrol kaynaklarının egemenliği büyük ölçüde yabancı şirketlere verildi.[1]

 

Lozan Antlaşmasının Türkiye'de, Necmi İstikbal Matbaası tarafından 1931 yılında İstanbul’da, Türkçe-İngilizce olarak her iki dilde de tıpkıbasımı yapıldı. Lozan Antlaşmasını okumayanlar aracılığıyla çıkarttırılan psikolojik harekât ürünü hezeyanlar; Lozan Antlaşmasında yok. Devletle ilgili konularla çok özel olarak ilgilenen ATATÜRK’ün dikkatinden mi kaçtı ki Lozan Antlaşması Türkiye'de yanlış basılsın veya milletinden bilgi mi sakladıydı ki maddeler gizlensin. Yok böyle bir şey! Lozan Antlaşmasında, Türkiye Cumhuriyeti, tek bir bütün olarak bölücüleri sildiği için ve azınlık olarak gayrimüslimleri (Müslüman olmayanları) kabul ettirdiği için; Türkiye'yi bölmek isteyen sömürgeciler tarafından hazmedilemiyor. O nedenle, ne yapıp edip onu ortadan kaldırmanın çarelerini arıyorlar. Bunun için de, ya yepyeni, federasyoncu bir anayasayla Türkiye Cumhuriyeti'ni ortadan kaldırıp Lozan'ı iptal etmek istiyorlar ya da Türkiye'de bazı Müslümanları (alevi ve bölücüleri) azınlık olarak yeni anayasaya sokup Lozan Antlaşmasında, Türkiye Cumhuriyeti'ni çelişkiye düşürmek istiyorlar. Onun için geçtiğimiz bir kaç yıl önce Türkiye’de “Alevilik ayrı bir din midir, İslam'ın bir yorumu mudur” tartışması yapıldı. Çünkü Alevilik ayrı bir din olursa, Aleviler kendiliğinden Lozan'a göre azınlık konumuna düşürülecek. Oysa Alevilik, İslam'ın bir Türk yorumudur...

 

Açıkça belirtmek gerekir ki Lozan Antlaşmasının gizli maddesi de yoktur; dolma süresi de. İsrail’in güvenliği ve bölgenin her türlü sömürülmesi için bölücülük uğruna, sömürgeci strateji merkezlerinin tetikçiliğini yapan hurafeciler; önce Lozan Antlaşmasının tamamını okusunlar ve ondan sonra tartışalım. Şayet iddia ettikleri gibi, gizli maddesi varsa, o gizli maddeyi okudukları belgeyi tartışma masasına getirsinler. Yok öyle kapı arkalarında fıs fıs yapıp kaçmak!

 

Bir yandan sömürgeci strateji merkezlerinde hazırlanıp ülke içinde yalan tarih yayma çalışmaları yapılırken diğer yandan da eş güdümlü olaylarla çalışma yapılan aynı ülkede ayrılıkçılığı körüklemek için insanlar gruplaştırılır ve dış kaynaklı çıkarttırılan bu olaylar ayrı gruplar üzerinden adlandırılarak tartıştırılır. İçerdeki hain ve dışarısıyla işbirliğindekiler sayesinde gerçekleştirilen bu tür olaylar gösteriyor ki, sömürgecilerin çıkarları uğruna ülkemiz kesip biçilecek, doğranacak. O nedenle bazı sokak gösterilerinde öldürdükleri insanları “alevi” adıyla anarak kendini din yorum grup adıyla tanımlayanları, ayrı bir ad altında ve devlete karşı bir araya getirmeye çalışıyorlar. Aslında öldürenler de, öldürülenleri sözde savunan yüzü maskeliler de, sömürgeci odağın kontrolünde işbirlikçi hainlerdir. Ve tabii her şeyden önce; ölen “alevi” değil masum “insandır”. Sömürgecilik size bu kötülüğü yaparken, hem kendini gizliyor hem kendi işine yarayacak ayrı grup adlandırmalarıyla sizi düşünmeye yönlendirirken aynı zamanda sizi koruyacak ve haklarınızı savunacak milli devleti, size düşman hedef olarak gösteriyor. Bu nedenle, sömürgeci düzene iliştirilmiş hiçbir eskort medya ve akademisyen kalemşerlerin karalamaları önemsenmemelidir. Bunlar, zamanı aşan, özgün kalıcı eser yaratamayan ve kendilerini satarak yaşamlarını kazanan ufuksuz ve çapsızlardır. Hiçbirinin insanlık diye bir derdi yoktur ve hepsi kendi benliklerini tatmin etme ve lüks içinde hayatlarını geçirme gayretindedirler. Bunlar, bu şekilde yaşarken, tükettikleri ve karaladıklarıyla, insan cesetleriyle oluşan çöplükten başka bir şey geride bırakmayacaklar…

 

Akli (laik) hukuka göre düzenlenen devlet -ki bu en doğrusudur- işleyişinde (rejiminde); farklı din yorum gruplaşmalarının veya olmayan hayalet etnisitelerin hiçbir önemi yoktur. Çünkü maddi olarak kanıtlanamayan ilkel dürtülere ve öznel kabullere göre devlet yapısı şekillendirilemez. Ayrıca birey, özel hayatında istediği kanaate sahip olabilir ve diğer bireyleri etkilemeyecek şekilde bu kanaatini istediği gibi yaşayabilir. Ancak devlet, bilimsel, kesinleşmiş esaslara göre yapılandırılır; şans, tahmin ve olasılık gibi şeylere devletin bekası bırakılamaz. Bunların dışında herhangi bir yorum dışarıdan bireye dayatılamaz…

 

Birlikçi (üniter) devlet yapısında, herhangi bir gerekçeyle insanlar gruplara bölünüp bu gruplara özgü ayrı ayrı hukukî düzenlemeler yapılamaz. Birlikçi devlet yapısında, herkes bireydir, eşittir ve herkes aynı tek bir hukuk düzeninin kurallarına tabiidir. Pek çok ileri uygarlık, bu evrensel gerçeği keşfetti ve yüzyıllardır uygularken ülkemizi kan gölüne döndürmek isteyenler geçmişin ilkel, fantezi dürtülerini bireylere kimlik diye sunuyorlar. Maalesef bilgi birikimi olmayan duygusal insanımız da, aklî bilgi birikimine, gelişmişliğe sahip olmadığından kendisine dayatılan bu bilim dışı, ilkel, fantezi dürtüleri, kendi geleceğine zararlı olmasına rağmen direnç göstermeden kimlik diye benimsiyor. Türkiye Cumhuriyeti’nin birlikçi devlet yapısını, sömürgeciliğin yıkıcı etkilerinden korumak için, kültür sömürgeciliğinin bu gerici, bozgunculuğuna karşı akla, bilime dikkat çekmek ve insanlarda maddi kanıtlamaya dayalı düşünce yapısını geliştirmeli…

 

Türkiye Cumhuriyeti devleti birlikçi; yani üniter (Arapçadaki karşılığı vahdet) bir devlettir. Bu nedenle, tek ad dışında başka adlandırmalar yapmak ve insanları gruplaştırmak; hem anayasaya aykırıdır hem de birlikçi yapıyı yıkma girişimidir; anayasaya göre insanları kin ve nefrete itme suçudur. Evet, ülkemizde anayasa yüzlerce kere çiğnenmiştir; ancak eğer hâlâ anayasa varsa ve organlar buna göre görevlerini yapıyorsa; bundan sonra birlikçi devleti korumak için hem organlar hem de vatansever olduğunu zannettiğimiz yetkili kişiler, birlikçi devlet yapısının anayasasından aldıkları yetkileri kullanmalı ve anında gereğini yapmalıdırlar...

 

Devlet, Türkiye Cumhuriyeti'dir; hükumet, geçici süreliğine yetkilendirilen yönetimdir. Sömürgeciliğin emrinde, bozguncu, yıkıcı hükumetlerin icraatları; Cumhuriyet rejimine mal edilemez. İşsizliğin, eğitimsizliğin (veya kasıtlı ters eğitilmişliğin) kol gezdiği ortamda; yeteri kadar kafa karışıklığı varken, bilinçlilerin de daha fazla kafa karıştırmaması gerekir. Hem devletin varlığı tehlikede ve milletle karşı karşıya getirilmeye çalışılıyor; kültür sömürgeciliğinin kavram ve tanımlarıyla bu değirmene su taşınmamalı. Önümüzdeki yıllarda, bu istikrarsızlık artarak bir kaç yıl daha devam ederse; balkanlardan 2 milyon Türk’ün öldürülerek çıkarıldığımız gibi Anadolu'da da boğularak infaz edilmemiz olasıdır. Yani olay; Güneydoğu Anadolu bölgemizin koparılmasıyla bitmeyecek; verilen tavizler nedeniyle Marmara ve Ege’de de bu öfkeden ve diğer karıştırmalardan kaynaklı çürütücü mahalli olayların gerçekleşebileceği öngörülmeli ve derinleştirilen ayrılıkçılık durdurulup bir an önce birleştirici çalışmalar başlatılmalıdır…

 

Akademi ve medyada, sömürgecilerin özenle seçip serpiştirdiği özel görevlileri koordineli çalışıyor. Biliyorsunuz 2014 yılındaki cumhurbaşkanlığı seçimleri nedeniyle muhalefetin değişik kişilerle görüşerek çatı adayı belirleme arayışları vardı. Doğru veya yanlışlığı tartışılır o ayrı bir konuydu; ancak ilgili dönemde görüşmelerin medyada sunuluş şekli tamamen bölücü ve mezhepçiydi. Her an insanları kin ve nefrete yönlendirerek Anayasal suç işleyen bu medyaya, ülkemizde gerçek savcılar varsa, ayrılıkçılık suçunun işlendiğini gördüklerinde derhal soruşturma açmalıdırlar. Örneğin medyanın yaptığı bu haberlerde, cumhurbaşkanlığı çatı adayı için muhalefet, alevi ve bölücü temsilcilerle güya görüşecekmişmiş? Akılcı (laik) hukuka göre yönetilen birlikçi devlette; ayrı gruplar ve bunların başları mı olur? Böyle saçma şey olur mu? Haberleri bu şekilde sunmak anayasaya aykırı ve suç olduğundan ilgili medya birimleri benzer durumları her ortaya çıkardığında, birlikçi devlet yapısının verdiği anayasal yetkileri kullanan savcılar, insanları kin ve nefrete sürükleyen bu tür yayınları hemen soruşturmalıdırlar. Çünkü bu haberlerle, hem birlikçi devlet yapısının anayasası çiğnenerek suç işlenmekte hem de bilişsel olarak toplumu bölünmeye hazırlamaktadırlar…

 

Birlikçi devlet yapısında tek bir hukuk düzeni vardır ve insanlar, eşit birer birey olarak bu hukuk düzenine tabidirler ve sadece kendi iradeleriyle yapıp ettiklerinden sorumludurlar. Yani; birlikçi devlet yapısında birey, sadece kendini temsil eder; birey, irade ve eylemleriyle ne bir başkasının temsilcisidir; ne de başka başka bireylerin toplamından oluşturulan grup başı temsilcisi olarak başı olduğu grubun bireylerinin irade gaspında bulunamaz. Bu demektir ki, birlikçi devlet yapısında insanlar bloklaştırılamaz ve insanların iradeleri grup elebaşlarının üzerinden tartışılamaz ve bireyin iradesine ipotek konamaz. Her birey öznedir, diğer tüm bireylerle eşittir ve hakları vardır…

 

Üzülerek görüyoruz ki, Türkiye Cumhuriyeti işleyişi (rejimi) aydınından ve insanından yüzlerce yıl önden gidiyor. Günümüzdeki tüm sorunlar, cahil insanlarla çıkarcı, kasıtlı yöneticilerin gerekeni yapmaması ve sömürgeciliğin de bundan yararlanmasından kaynaklanıyor. Medya mensuplarına ve akademisyenlere dikkat edin; hepsi 1200 yılından fırlamış ortaçağ zombisi gibiler. İşte kültür sömürgeciliğinin başarısı burada; 1949 Fulbright anlaşması üretti bu meczupları. Pek bölücü sever olan bu çıkarcı cahil-cühelalara karşı biz, halk/etnisite olarak kürt yoktur; bu Arap, Fars ve Türklere karşı her bir toplumda farklı anlamda kullanılan yakıştırma yollu sıfattır dediğimizde, bilime aykırı hezeyanlar öne sürüyorlar. Ancak bilimsel açıdan, bir halkın/etnisitenin var olması için şu üç şartı aynı anda gerçekleştirmesi gerekir: 1- antropologların uzlaştığı ortak tip; 2- arkeolojik kalıntı; 3- kendine özgü kelimeleri, düzenli söz dizimi ve ek alma yapısı olan dil. Oysa bölücülerin bu üç şeyi de yok…

 

Bir kısım yurtsever, ulusalcı, bilimsel sosyalist geçinenler de; evet kürt yoktur ancak bunu şimdi söylemeyelim; vatansever olanlarını kazanalım gibi şeyler geveliyorlar. Diyelim ki kürt yok ve bunu biliyoruz ve vatansever olanlarını kazanmak için, bu yoktur gerçeğini saklayacağız. İyi de, bu sayede kazanacaklarımızın oranı nedir? % 0,7 bile değil. Hem kendine olmayan bir şeyi yakıştıran kişi, gerçekten vatanseverse; ona gerçek kanıtlandığında buna zaten itiraz etmez. Ediyorsa ortalıkta kripto (kendini uyduruk kimlikle gizleyen yabancı) var demektir…

 

Tarihte soy, halk/etnisite olarak hiçbir zaman kürt olmadığı gibi çoğu kripto (kendini gizleyen yabancı) ısrarla kendini bu olmayan etnisite üzerinden ifade ederek olmayan bir halkı inşa etmeye çalışıyorlar…

 

Bilindiği gibi Araplar ve İsrail oğulları, Hz. İbrahim’in çocuklarıdır. Yani İbrani dendiğinde, dünyada İbrahim’den günümüze kadar var olan İbrahim’in çocukları (Araplar ve İsrail oğulları) anlaşılmalıdır. İbraniler, aynı soydan olmakla birlikte; aralarında kısmî din yorum farkı (İslam-Musevilik) bulunuyor. Ayrıca İbrahim’in çocukları olan İsrail oğullarının, 1948 yılına kadar uzun bir dönem devleti yoktu. Peki; öyleyse İsrail oğulları devletsiz binlerce yıl, nerelerde ve nasıl varlıklarını devam ettirdiler? İsrail oğulları, dünyanın pek çok farklı kıtasında ve ülkesinde bulunmasıyla beraber; Arapların bulundukları yerleri de ata toprağı miras olarak kendilerine ait gördüklerinden buraları terk etmediler…

 

1856 yılına ait yayınlanan Osmanlı belgelerine göre [2] Irak’ın Barzan adlı yerleşim yerinde Haham Sallum Barzani; yani Barzanlı Sallum yaşıyordu. Haham Sallum Barzani (Barzanlı Sallum) Kışkırtmalar nedeniyle önce Selanik’e sürüldü. Hahamlığın, Osmanlı hanedanına sunduğu sağlık gerekçesinde burasının ikliminin kendisine uygun olmadığını belirtmesi nedeniyle Selanik’ten Kudüs’e nakledildi. Bizim asıl sormak istediğimiz soru şu; Haham Sallum Barzani’yle (Barzanlı Sallum) günümüzdeki Barzanlı aşiretin yani BARZANİ’lerin kan bağı var mı? Öyleyse, BARZANİ’ler İsrail oğullarındandır…

 

Musul ve Erbil şehrinde, Hahamlar yetiştiren Barzani aşireti hakkında bazı bilgileri de Yahudi Ansiklopedisi “Judaica” vermekte ve şöyle açıklamaktadır:

Musul şehrinde yaşayan Haham Ben Nethanel Barzani Halevi hakkındaki bilgiler sınırlıdır. Nethanel Barzani, Musul’a yerleşti ve bu bölgedeki Talmud eserlerini ve İbrani diline ait eserleri geniş bir kütüphanede topladı. Bu eserler ve yazma kitapları, yine haham olan oğlu Samuel Barzani’ye miras bıraktı. 1560–1630 yılları arasında yaşayan oğul, Kabalist Haham Samuel Barzani, Ben Nathanel döneminin ünlü Kabalistlerindendir. Bu aile Barzani ismini ise yaşadığı bölgenin adından aldı. Barzani aşireti, Barzan kasabasında ve Musul’da Yeşiva okulunu kurdu. Barzani aşiretinin diğer Kabalist Hahamları, Musul’da ve çevresinde yaşıyorlardı. Bölgede en seçkin hahamlar yetiştiren ailelerdendi. Samuel Barzani Kabalistti ve Kabala ya dair pek çok kitap yazdı. Bu kitapların bilinenleri ise Avnei Zikkaron, Sefer Ha-Iyyun, Sefer Derashot ve Sefer Haruzot isimli eserleriydi. [3]

 

İlerleyen dönemlerde Siyonizm’i de benimseyen Barzanilerden Moşe BARZANİ, 1920′lerde Kudüs’e yerleşti ve (1926-1947) Lehi Yahudi Örgütü’nün ünlü lideri oldu. [4]

 

Barzani aşireti, Beroji, Mizorî, Şarvanî ve Dolemari olmak üzere dört aşiretten oluşan bir karışımdır. Barzan kasabası ise Irak’ın Erbil iline bağlı olup ülkenin en kuzey ucunda yer almaktadır. İran’ın kuzeybatısında konuşulan Farsça ağzına göre “Barzan” mahalle anlamındadır. [5]

 

Bu tarihi gerçeklere göre, Arap’ın, Fars’ın ve bir kısım Türklere karşı kullanılan yakıştırma yollu “kürt” sıfatının; kriptolar (kendini gizleyen yabancılar) tarafından kimlik olarak üstlenilmesinin ve kendileri dışındaki kopuk ve savruklara halk/etnisite olarak dayatılmasının nedeni; bölücülük yapmak istemelerinden başka bir şey değildir…

 

Kültürel sömürgeciliğin her türlü kirinden bilinçaltımızı temizlemeliyiz. UNPO (Unrepresented Nations and Peoples Organisation) [6] Birleşmiş Milletlerde Temsil Edilmeyen Devletsiz Halklar diye bir kuruluş var. Bu kuruluş, dünyada 5000 (beş bin) devletsiz halkın olduğunu kabul ediyor; sömürgecilere göre var olan kürtler de devletsiz halklar konumundaymışmış. Tabii şimdilik devletsiz; zamanla hepsini devletleştirecekler. Ortada, antropoloji, arkeoloji, dil ve tarih bilimlerine dayalı gerçekler değil; tamamen sömürgeci keyfilik var. Buna karşı, antropoloji, arkeoloji, dil ve tarih bilimlerinin verileriyle bilimsel mücadele edilmeli...

 

BARZANİ'nin CIA ile ilişkisi artık belgelendi. Kimse bu ilişkiye, "Hayır olmadı" diyemiyor. CIA-BARZANİ ilişkileri biliniyordu da MOSSAD-BARZANİ ilişkileri bilinmiyordu. MOSSAD'ın BARZANİ’yle ilişkileri Londra ve Sydney'de yayınlanan "Israel's Secret Wars-A History of Israel's Intelligence Services" adlı kitapta sergileniyor. Kitap, İngiliz The Guardian gazetesinde 1984 yılından bu yana Tel-Aviv muhabirliğini yapan Ian BLACK ve Washington'daki Brookings Enstitüsü'nde çalışan öğretim üyesi Benny MORRIS tarafından yazıldı. Kitapta MOSSAD-BARZANİ ilişkileri, İsrail Dışişleri Bakanlığı ve MOSSAD yazışmalarına dayanılarak açıklanıyor. Önsözde, kitabın yayından önce İsrail ordu yetkilileri tarafından da incelendiği yazılıyor. [7]

 

Günümüzde devletlerin gerek güç dengelerinin birbirine yakın olması gerekse de uluslararası hukuka aykırı olmamak için işgal değil; kendi çıkarlarına yönelik kamuoyu oluşturma ve taviz koparmak için daha çok sivil toplum kuruluşlarını [8] ve terör örgütlerini [9], resmi olmayan, dolaylı yollardan destekleyip kullanırlar. PKK, El-Nusra, IŞİD, El-Kaide bu terör örgütlerinden bazılarıdır. Tabii desteklenip kullanılan terör örgütlerinin ve sivil toplum kuruluşlarının yönetim kadrolarının neredeyse tamamı kriptolardan (kendini gizleyen yabancılardan) oluşur…

 

Tarihte, dış politikada yepyeni bir proje geliştirmek ender görüldüğü gibi; geliştirilen projelerin, tamamen uygulamadan kaldırıldığına da rastlanmaz. Yani; genelde alt yapısı oluşturulan ve elde bilgisi biriktirilen önceki projelerin içerikleri düzeltilir ve adları değiştirilerek uygulanmaya çalışılır. Devletlerin politikalarında devamlılık söz konusu olduğundan; projeler sadece uygun zamanlar için ertelenir. Burada, 50-70 yıl gibi zamanlar, devletler için birkaç ay gibidir. Bu tarihî stratejik gerçekler doğrultusunda yazdıklarımız değerlendirilmelidir. Tarihte, terör örgütlerinin tamamı, aynı amaç için sömürgecilerin denetiminde kurulan ve zamanla ad değiştiren örgütlerdir. Bu terör örgütleri, özelde (çok gizli) büyük İsrail; genelde (orta gizli) büyük Ermenistan için ülkemize karşı kuruldu. Bunların kuruluşları tarihî sıraya göre şöyledir: Hınçak, Taşnak, Hoybun, ASALA, PKK. [10]

 

İlk dördü, açıktan gayrımüslimliğini ve gayrısoyunu gizlemezken; sonuncusunun üst yönetimi tamamen kriptolardan oluşmaktadır. Tabanı ise, kendilerine yabancılaşmış; Arap, Fars ve tarih bilincinden yoksun bir kısım aklı karışık Türklerden oluşur. Bu anlamda, son yapılanma (PKK) oldukça etkilidir. Nedenine gelince; kendini gizleyen ve İsrail-Ermenistan'a hizmet edecek bir yapılanma ama [11], [12];  tarihte, halk ve etnisite olarak kullanılmayan; Arap, Fars ve bir kısım Türk'e karşı kullanılan yakıştırma yollu sıfatın (kürdün) güya temsilciliği sömürgeciler tarafından bunlara verildi. Böylece; tarih bilincinden yoksun aklı karışık bir kısım insanımızla bizi birbirimize vuruşturarak işi becermeyi amaçlıyorlar. İnsanımız; bu maddi tarihî gerçeği bilmeli ve atacağı adımları ona göre ayarlamalıdır. Özellikle, Arap, Fars ve tarih bilincinden yoksun bir kısım Türk'e karşı kullanılan yakıştırma yollu sıfatın (kürdün) bir halk etnisite olmadığını öğrenmeli ve yukarıdaki terör örgütlerinin kurucuları, kuruluş tarihleri, amaçları; ayrıntılı araştırılmalıdır. Burada, sömürgeci sermayeyle ortaklığı bulunan ve içerde de siyasi iradeden özelleştirme aracılığıyla ihale alan medyaya ve sömürgeciliğe iliştirilmiş öğretim görevlilerine asla güvenilmemeli. Çünkü bunlar da, PKK gibi sömürgeci teşkilatın aparatlarıdır...

 

Bilinmelidir ki; terör örgütleri iradeleri olan özne varlıklar değildir; bu nedenle, kendileriyle müzakere edip uzlaşma yolları aramak akla aykırıdır. Terör örgütleri, sömürgeci sermayenin etkin olamadığı alanlarda, kendilerine karşı olan statik durumu hareketlendirip orasını bozma ve istikrarsızlaştırmada kullandıkları edilgen nesnelerdir. Ancak burada; tembelce "dış mihrakları" suçlayıp işin içinden çıkmak; bazı hayati gerçekleri göz ardı etmek olur. Dış mihraklar, elbette istikrarsızlaştırmada terör örgütlerini kullanacak ve yeni durumu kendi çıkarlarına göre yapılandırmak için hareket edecek; bu onların gayet doğal davranışlarıdır. Burada sorunlu olan; içerdeki siyasi iradenin ve kurumların; bunlara karşı önlem almaması ve karşı tepkide bulunmamasıdır. Ve tabii insanımızın bilinçli olmayıp, gereken icraatları gerçekleştirmeyenleri seçmeye devam etmesidir. İşte sömürgecilik, asıl bu nedenlerle hedefine ilerliyor ve başarılı olması an meselesidir...

 

Kendi saf, temiz duygulu dünyasında yaşayan insanımız; barışa ve kardeşliğe inandırıldığından; bölücülüğün, sömürgeci amaçlarla bizzat o coğrafi noktaya özel ve uzun soluklu bir çalışma olduğunu bilmemektedir. Eğitimin, ekonominin veya bazı hukuksal tavizlerin sorunu çözeceğini zannetmektedirler. Oysa gerçekte; Diyarbakır New York’tan daha gelişmiş olsa dahi bölücülük bitmez. Evet, fakirlik ve eğitimsizlik temelde bölücülüğe eleman sağlamada uygun bir ortamdır ancak işin tamamı bu değildir. Bir de coğrafi konumun getirdiği ve tarihi devamlılığı olan değişmez jeostratejik gerçekler vardır. Bunlar, Kuzeyde Büyük Ermenistan ve Güneyde Büyük İsrail’dir. Hınçak, Taşnak, Hoybun, ASALA, PKK; bu amacı gerçekleştirmede kiralık, tetikçi Ermeni terör örgütleridir. Ermeni dediysek; şimdiki PKK’da dağda çarpışmaya giren ve ölenler değil; bizzat yönetim kadrosu Ermeni’dir. Yoksa çatışmaya girip ölenler; tarihi bilmeyip kendilerine yabancılaşan, Arap, Fars ve maalesef bir kısım Türklerdir. Ayrıca, bu terör örgütlerini besleyen özellikle sömürgeci sermayedir. Bu sermayedarlar, İsrail ve Ermenistan’ı birbirine komşu yapmadan, terör örgütlerini desteklemekten asla vazgeçmeyecekler. Dolayısıyla, terör örgütlerini bitirmek için; edilgen, bağımsız iradesi olmayan terör örgütleriyle, uzlaşma yolları arayıp bunlara taviz verilmemelidir. Terörü en kesin ve kalıcı olarak bitirmenin yolu; AB-D-İsrail’i tamamen bölgeden çıkarmakla; yani kullandıkları aparatları bölgeden temizlemekle mümkün olur…

 

Deniz KAÇAĞAN

 

Kaynak:

[1] Uğur MUMCU – Petrol diplomasisi; Cumhuriyet; 9 Mayıs 1975

[2] Tarih ve Düşünce Dergisi; Şubat 2003; Sayı 36; Sayfa 31

[3] Encyclopedia Judaica, Barzani Families, Vol: 3. Keter: Jerusalem 1972, p.138 Bibliyografi bkz.

[4] Encyclopedia Judaica, Barzani Families, Vol: 3. Keter: Jerusalem 1972, p.138 Bibliyografia: Y. NEDAVA, Olei-ha-Gardom (1966); Y. GURİON, Ha-Niẓẓah ̣on Olei GARDOM (1971).

[5] Encylopedia İranica, Barzan, Vol: II. Bibliography: Ch. Adle “Contribution à la géographie historique de Damghan” Le monde iranien et l’Islam 1, 1971, pp. 69-104

[6] Mustafa YILDIRIM – Şifre çözücü: “Project democracy” Sivil örümceğin ağında; Sayfa 84; Toplumsal dönüşüm yayınları; 5. Basım; İstanbul; 2005

[7] Uğur MUMCU – MOSSAD ve BARZANİ; Cumhuriyet gazetesi; 7 Ocak 1993

[8] Mustafa YILDIRIM – Ortağın çocukları Anglo-Amerikan sivil paşalar darbesi; Sayfa 8; Ulus Dağı Yayınları; 3. Basım; Ankara; 2011

[9] Arslan BULUT – Terör köpeğini kullanan avcı!; Yeniçağ; 13 Ocak 2016

[10] Gökhan BALCI – Türkler soykırım yaptı mı; Sayfa 150-151; Truva yayınları; 1. Baskı; 2007

[11] M. Seymour HERSH – Plan B; The Newyorker dergisi; Haziran 2004

[12] Ralph PETERS – Kanlı sınırlar; Armed Forces Journal dergisi; 2006



Bu sitede yer alan bilgiler İkinci Bölge Haber adresi kaynak gösterilmeden kullanılamaz. Tüm hakları Telif Hakları Yasası'nca korunmaktadır. Yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir.
İnternet Gazetemizde yayınlanan Haber, Makale, Video, Galerilerdeki kategori Resimlerinin Yayınlanmış olması desteklediğimiz anlamını taşımaz.

FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

HABER ARA
ÇOK OKUNAN HABERLER
VİDEO GALERİ
FOTO GALERİ
GÜNDEM'DEN BAŞLIKLAR
YUKARI