Bugun...
Algı Yönetimi ve Psikolojik Operasyon


İbrahim ÇEVİK
cevikibr@gmail.com
 
 
facebook-paylas
Tarih: 26-06-2014 11:11
     

Soğuk Savaş sonrası dünya düzeninde devletten devlete ilişki geleneğinin yerini, yarı resmi ve sivil görünümlü örgütlerin, doğrudan hedef ülke kamuoylarına yönelik olarak yürüttükleri ilişki almıştır. Egemen ülkelerin elbette kendi çıkarlarına uygun olarak düzenlemeleriyle yürüyen bu yeni ilişki türüne, “küreselleşme” gerekçe gösterilmektedir. Dikkat edilirse bu ifade ilk anda, birbirine denk olmasa bile iki ayrı varlığın birlikte ulaştıkları bir nokta izlenimi yaratarak sempati uyandırmaktadır. Ancak sonuçlarına bakıldığında gerçeğin böyle olmadığı, güçlünün baskın olduğu ve zayıf olanın güçlü olana karşı koyma reflekslerinin felç edildiği anlaşılacaktır.

 

Sözünü ettiğimiz yarı resmi ve sivil görünümlü örgütlerin başlıcalarına gelince;  hükümet dışı örgütler (HDÖ-NGO), çok uluslu şirketler (ÇUŞ), think-tank kuruluşları, küresel aktörler, üniversiteler, vakıflar, meslek odaları ve hatta kiliselerdir. Hedef ülkelerin kamuoylarıyla doğrudan ilişki halindedirler. Görünüşte veya gerçekte resmi bir kimliklerinin bulunmayışı nedeniyle geniş bir alanda hareket serbestliğine sahiplerdir. Hedef ülkelerin diplomatik tepkilerine yol açmazlar. Ülke içerisinde rahatsızlık yaratsa bile istenmeyen adam  (persona non grata) silahına başvurulamaz. En fazla hedef ülkeye girişine engel olmaya çalışılır. Görünüşte yasalara aykırı bir faaliyet özelliği taşımadığı için hedef ülkenin faaliyeti tespit etmesi ve karşı koyma çalışmalarında bulunması son derece zordur. Söz gelimi egemen ülkenin bir HDÖ’nün hedef ülkedeki dernekle işbirliği yapması çok olağandır. İşbirliği yapılan derneğin düzenlemesiyle kamuoyunun tehdidi algılama ölçüsü hakkında istatistikî bir çalışma yapılabilir. Elde edilecek sonuçlar egemen ülkenin hedefte yürüteceği psikolojik operasyonları için çok yararlı olabilir. Bu örneği ekonomi ve siyaset gibi toplumsal hayatın her katmanına uyarlamamız mümkündür.

 

Uluslararası ilişkilerin yeni buluşu olan “kamuoyuna yönelik diplomasi”nin dışişlerindeki tanımı, bir büyükelçiliğin bulunduğu ülkedeki siyasal ve sosyal içerikli tartışmalara karışması suretiyle, belirli konulara ilişkin politikalarının benimsenebileceği entelektüel ve siyasal ortamı yaratabilmesini hedef almaktadır. (1)

 

Yeni dünya düzenine uygun olarak yaratılan bu diplomatik misyonun aktörleri yine dünyaya düzen veren muktedir devletlerdir. Yoksa öyle ikinci dereceden bir ülkenin büyükelçisinin bulunduğu ülkenin kamuoyuna yönelik doğrudan diplomasi yapması söz konusu olamaz. Böyle bir misyonun varlığına inanan zayıf bir devletin diplomatına da zaten izin verilmez. Modernleşme sonrasının bu zararsızlık kılıfına sarılan bu yeni diplomasi uygulamada, büyük devletler için küçük devletlerin içişlerine her şekilde müdahil olma hakkı ve yetkisi vermektedir. İçişlerine karışmanın kapsadığı alan ise son derece geniştir. Finans sektöründen devlet başkanının seçimine, terörle mücadeleden savunma sistemlerinin oluşturulmasına kadar gider. Cezayir devlet başkanının seçiminde Fransa’nın tercihinin birinci derece rol oynaması, Türkiye’nin terörle mücadelesini bir batılı ülke büyükelçisinin istediği şekli vermeye kalkması, Irak’ta Nuri El-Maliki’nin Amerikalı komutanların kendisine sömürge valisi muamelesi yapmalarından şikâyet etmesi sadece birkaç örnektir.

 

Geçen yüzyılın uluslararası ilişkiler alanındaki en belalı keşfi olan toplum mühendisliğinin uzmanlık alanı algı ve psikolojidir. Açık veya olumlu operasyonlarla yürütüldüğü kadar aksi yönde de kullanılır. Algı yönetimi ve psikolojik operasyonlar (harekât), ticari alanda, siyasette açık bir şekilde kullanılır. Tüketici algısı yaratma, üretimi teşvik etme ve benzeri diğer uygulamalar bu kapsamdadır. Politikacıların ve siyasi partilerin çalışmaları da algı ve psikoloji üzerine kuruludur. Ancak bizim üzerinde ağırlıklı olarak durmak istediğimiz, algı ve psikolojinin profesyonellerin elinde örtülü olarak kullanılan şeklidir.

 

Sırası gelmişken disiplin içinde işleyen bir kamu düzeninin nasıl tepe-takla edildiğini anlamak için bir hukuk adamına sözlerine bakalım. Prof. Dr. Çetin YETKİN: Kanunlarda öngörülen cezaların amacı yalnızca suç işleyenlerin yakalanıp cezalandırılmaları değildir; aynı zamanda suç işleme eğiliminde olanları da suç işlemekten alıkoymak, engellemektir. Eğer toplumun bireylerinin önemli bir bölümü bazı suçları işleyenleri suçlu gibi değil de kahraman gibi görmeye başlarsa, doğaldır ki kimileri için artık caydırıcılık ortadan kalkmış olur.

 

Bunun yanı sıra hukukta temel kurallardan biri de “cebrin istisnaî olması”dır. Başka bir deyişle, temel olan, hukuk kurallarına bireylerin kendiliklerinden uygun davranmalarıdır. Aykırı davranışlar istisna oluşturur ve ancak bu durumda bir hukuk kuralının gereği devlet gücü kullanılarak yerine getirilir. Örneğin, bir toplumda ancak bireylerin çok azı adam öldürme suçunu işlerler, o zaman da cezalandırılırlar. Ama eğer hemen herkes birbirini öldürmeye başlarsa, hukuk sistemi iflas eder, ortada devlet diye de bir şey kalmaz.

 

Bu gerçek bize şunu kanıtlar: Bir ülkede şu ya da bu suçları işlemekle suçlananların sayısı “istisnaî” olmak sınırını aşmaya başladıkça, o ülkenin toplumsal düzeni ve hukuk sistemi sarsıntıya uğramaya başlamış demektir. Sınır fazlasıyla aşılırsa, o toplum ciddî bir yıkımla yüz yüze gelecek demektir. (2)

 

Örtülü operasyonun varmak istediği nihai amaç işte budur. Burada konunun ne derece profesyonelliği içerdiğinin kavranabilmesi için örtülü ve gizli operasyon kavramlarının neyi ifade ettiğine kısaca göz atalım. Örtülü operasyon, gerçekte var olan veya gerçekmiş izlenimi yaratılan bir ismin arkasına gizlenen (maskelenen) operasyonun sahibi tarafından yürütülür. Her hangi bir sorunun ortaya çıkması halinde operasyonu düzenleyene ulaşılması oldukça zordur. Ağırlıklı olarak istihbarat teşkilatları tarafından düzenlenip, yürütülür. Hedefi ele geçirmek veya yönlendirmek gibi amaçlarla başvurulur ve bazı istisnai durumlar hariç, faaliyet yasalara uygun olarak yürütülmeye gayret edilir.

 

Gizli operasyon ise, operasyonda yer alanların dışında kalanların bilgisinden gizli olarak yürütülen bir çalışmadır. İstihbarat servislerinin kadroları görev alır. Maddi ve sanal tüm unsurları gizlidir. Başladığı gibi sona erdirilmesi de gizli olabilir. Bazı hallerde, örneğin eğer gerekliyse hukuk aşamasına gelindiğinde operasyonun varlığı kamuoyuna açıklanabilir.

 

Algı Sessiz ve Etkili Bir Silahtır

 

Hikâyede olduğu gibi bir insana yarım metrelik bir tahta yutturulamaz. Ancak tahtanın talaş haline getirilmesiyle ve içeceklerine her gün bir miktar karıştırarak tümüyle yutturmak mümkündür. İşte algı yaratılması böyle bir şeydir. Birey ya da topluluk üzerinde yaratılacak algı hedefe doğrudan verildiğinde tümüyle olmasa bile belirli bir ölçüde ret edişle karşılaşılması kaçınılmazdır. Bilinçli olmasa bile hedef kendisini tehdit eden bir şeylerin varlığını düşünüp dış etkilere kapanabilir. Bunun yerine yavaş ve onun kabul edebileceği sınırlar içerisinde sunulması halinde istenilen kanaatin yerleştirilmesi süreci başlamış olur.

 

Bireylerin olayları algılama yetenekleri birleşip toplumsal algı yeteneğini yaratır. Bu yetenek o toplumun direncini ve gücünü belirler. Demokratik kurumlarını toplum hayatında etkin hale getirmiş batılı ülkelerin milli gücü her türlü zayıflıktan uzaktır. Toplum, hukuka güvenen, demokratik haklarını hiçbir engelleme olmadan kullanan bireylerden oluşur. Milli birlik ve beraberlik slogandan ibaret olmayıp, politik nutuklara konu olmaktan uzak bir şekilde bilinçle oluşmuştur. Ülkenin çıkarları ve bağımsızlığı söz konusu olduğunda toplumdaki tüm ayrılıklar unutulur, topyekûn bir karşı koyma durumu alınır.

 

Buna karşılık demokratik kurumları arızalı, milli gücü zayıf ve milli birlik bilinci oluşmamış ülkelerde durum tamamıyla aksi yöndedir. Yozlaşmış iktidarlar ve toplumsal hayat dış etkilere açıktır. İçeride zaten var olan devlete, demokratik sisteme olan güvensizlik dışarıdan gelecek etkilere karşı bir savunma yaratılmasına fırsat vermez. Toplum, alt-üst kimlik, hemşehrilik, cemaatçilik, mezhepçilik, politik veya ekonomik çıkarcılık kavgaları içerisinde bütün gücünü enerjisini birbirlerine karşı kullanan katmanlara dönüşür. Böyle bir parçalanmışlık içerisinde ülkesinin toprak bütünlüğüne, milli birliğine yönelen tehlikeyi algılayamaz, dolayısıyla da karşı koymayı akıl edemezler. Adeta birbirine sürtünen ve yıkıcı etkisi büyük olan depremlere yol açan fay hatları haline gelirler. Dışarıdan yönelecek her türlü tehlikeye karşı sahip oldukları savunma mekanizmaları felç halinde olup karşı koymakta acz içerisindedirler.

 

Sürtüşme halindeki fay hatları aynı zamanda birer iç güvenlik sorunudur. Gerçek tehdidi algılamada kör, sağır olan toplum, olmayan bir tehdit yaratıp kendi kendilerine hasım olurlar. Gruplar için birinin varlığı diğerinin yok olma sebebi olarak görülür. Haklılık ve meşruiyet mücadelesi zamanla kanlı ve bitiresiye bir boğazlaşmaya döner. Hasım veya çıkar peşindeki ülkelerin böylesine ayrışmış hedef ülkedeki çalışmaları son derece kolaylaşır. Toplumun tüm sinir ve komuta merkezleri örtülü veya gizli operasyonlarla ele geçirilir.

 

Algı yaratılmasında, devletler doğrudan müdahil olabilirler. Post-modern dünyada, iç ve dış politikayı birbirinden ayıran çizginin giderek ortadan kalkması, basın-yayın organlarının artan önemi, bireylerin küresel düzeydeki hükümet dışı kuruluşlardaki etkinliklerinin artması ve uluslararası ilişkiler alanında, hükümet içi ve hükümet dışı yeni aktörlerin ortaya çıkması, önceki dönemlere kıyasla, kamuoyu faktörünün diplomasi alanındaki önemini büyük ölçüde arttırmıştır.

 

Küreselleşme süreci, ekonomik, sosyal ve kültürel sistemlerle birlikte ulusal devletin de dahil olduğu siyasal sistemi etkileyip dönüştürmektedir. (3) Algı yaratılması sadece politik veya uluslararası ilişkilerde görülmez. Ekonomik faaliyetlerde de algının yaratıldığı durumlara sık rastlarız. Reklamlar, rekabet bu durumların sadece ikisidir. Bir malı piyasaya sürmeden önce algı yaratılmasının önemi büyüktür. Bu temelde Avrupa ülkelerinde yaşayan Müslümanlara ait pazar yaratmanın getireceği kârı gören uyanık işadamları gıda sektöründe helal sertifikasını ortaya attılar. Bu fikir Müslüman din adamları ve politikacılar tarafında da destek gördü. Toplumsal entegrasyondan, Avrupa’nın Hıristiyan kültürüne olası olumsuz etkilere kadar pek çok gerekçelerle karşı çıkan muhaliflerini de yarattı. Küresel bir çekişme haline gelen helal gıdanın Müslümanlar üzerinde yarattığı etki büyük oldu. Nihayetinde parayla alınacak bir sertifikaya sahip bir gıda maddesine Müslüman akınının ve dolayısıyla da büyük bir kârlılığın önü açılmış oldu. Helal ile markalanmış gıdaların, tüketici piyasasındaki toplamının bir trilyon dolar olduğu bilgisinden hareketle bu kârın İslam tüketim pazarını çığırından çıkarması son derece normaldir. Büyüyen küresel yeni markaların organik ve adil ticaret (fair-trade) gıda pazarıyla bütünleşmesi sonucunda daha da büyüyecektir. Sonuçta birçok batı pazarında doğan olumlu ve olumsuz algının yarattığı bir rekabet ortaya çıkacaktır.(4)

 

Medya ve dinlenme (tatil, v.s) sektöründe küresel çapta Müslüman tüketiciler kültür hizmetlerine ve bu hizmetlerin yenilerinin yaratılmasına 2012 yılında 151 milyar dolar harcadılar. Bu miktar sektörün dünyadaki toplam harcamanın yüzde 4,6’sını oluşturmaktadır. (5)

Söz konusu harcamada diğer din ve kültürler nazarında olumlu bir kanaat yaratma çabasının büyük bir etkisinin bulunmaktadır. Bu çabanın 11 Eylül’den sonra biraz da telaşa dönüştüğü gerçektir. Zira İslam dünyasının karşısında hızla büyüyen bir İslamofobi bulunmaktadır.

 

Algı yaratılması-yönlendirilmesine bir başka açıdan yaklaşalım. Ulus-devletler küreselleşmenin önündeki önemli engellerdir. Ulus devletlerin siyasal sistemleri, kamuoyları üzerinde kendi çıkarları doğrultusunda oluşturduğu hedeflerine şekil vermeye çalışırlar. Siyasal sistemlerle kamuoylarını dönüştürmenin en iyi sonuç alınan yolu, arzu edilen algıyı kamuoyunda yaratmaktır.

 

Geniş manada bireylerin algısından çok onların bütünü olan toplumsal algıdan söz edilmektedir. İkinci bir husus olarak, birey veya toplumun olayları, gelişmeleri kendi bilgi ve birikimleriyle ölçerek vardıkları kanaat sonucu oluşan algı elbette önemlidir. Ancak diplomaside, uluslar arası ilişkilerde yararlanılan operasyonel algı, bizim asıl üzerinde durmak istediğimiz konudur. Kendiliğinden değil, planlı bir çalışmayla belirli bir hedefe yönelik olarak toplumsal kanaat yaratılması dünyaya egemen ülkelerin çok sıklıkla başvurdukları bir yoldur. Sahte, yapay, yanıltıcı, ikna edici ve nihayet aldatıcıdır.

Araştırmacılar bunu; “medya ve entelektüel güç oluşumuyla halkın başkalarınınkini bizzat kendisinin algılamasıymış gibi kabul etmesi bu projenin sonuçlarından biridir. İstihbarat dilinde bunun adı “manufacturing public perception-kamuoyunun algılamasının yönlendirilmesidir.” açıklamasıyla ifade ederler. (6)

 

Kamuoyu algısının yönlendirilmesinin uygulamadaki şekli çeşitlidir. Toplumun kabul edeceği olumlu kavramlar üzerinden de gidilebileceği gibi olumsuz olanlardan da yararlanılabilir. Bir örnek olarak, önce korku-endişe yaratılır arkasından da yaratılan bu duyguyla bireyler bilinçsiz bir şekilde savunma güdüsüyle bir araya getirilir. Kendilerinden farklı olanlara yani dışarıya kapanmaya yönlendirilirler. Bu yolun etkinliğini keşfeden PKK, korku ve şiddet yoluyla geniş kitleleri örgüte kazandırmaktadır.

 

Terör örgütü, fısıltı gazetesi aracılığıyla Kürtlerin bizzat kendilerinin, dillerinin, kültürlerinin Türklerin tehdidi altında olduğu korkusunu yaymaktadır. Arzu ettiği şekilde sevk edeceği ortak bir Kürt bilinci yaratmak amacıyla hayal ürünü toplumsal korkularla halkı diğerlerinden uzaklaştırıp "ötekileştirmeye” çabalamaktadır.

 

Her biri sosyolog veya psikanalistmiş gibi çalışan örgüt üyeleri bu yalanlarla toplumsal bir travma yaratmaktadırlar. Yarattıkları travmayla Kürt halkında etnik gurur, bunun paralelinde ise, intikam duygusu uyandırıp saldırganlıklarının gerekçesini oluşturmakta ve sempati toplamaktadırlar. Doğrusu bir yol gösterenin, bir ustanın yardımı olmaksızın sıradan bir kaç terör elebaşının böylesine karmaşık yollardan geçerek halkı etkileyebileceğini düşünmek mantıklı değildir. Nasıl olduysa, eğitimsiz bırakılan, devletine olan güveni yıkılan, yarının getireceklerinden korkan, halkın her türlü iknaya açık olduğunu öğrenmişlerdi. Biliyorlardı ki bir toplumun dışarıdan geldiğine inandırılan tehdit algısı büyüdükçe terör elebaşının çevresinde kenetlenmesi daha yoğun olacaktı. (7)

 

Kamuoyunun algısını yönlendirme veya istenilen algıyı yaratma terör örgütlerinin sıklıkla başvurdukları bir yoldur. Terör ve şiddet yoluyla hedefledikleri toplumda devlete olan güveni sarsmaya, örgütün güçlülüğü ve haklılığına inandırmaya çalışırlar. Bazen öylesine ustalıkla kullanırlar ki ters kanaatler bile yaratırlar. PKK’nın, Kürt ve Türklerin birliğini bozarak terör yoluyla kendi örgütsel hakimiyetini sağlamanın peşinde olduğunu hepimiz biliriz. Bu kadar açık gerçek son zamanlarda yürüttüğü algıyı yönlendirme çalışmasıyla bambaşka bir karaktere büründü. Sonuçta pek çok çevrede, Kürt halkını ayaklandıran PKK’nın, Türklerin ve Türkiye’nin baskı ve asimilasyon uygulamasına tepki olarak doğduğu konuşulmaya başlandı. Onlara göre PKK’yı Türk milliyetçiği ortaya çıkardı. Türkiye yarattı ve PKK’ya silaha sarılmaktan başka çıkar yol bırakmadı.

 

Farklı bir ters algı yaratma uygulamasını Doğu Türkistan’da görüyoruz. Çin, Uygurları ata yurdundan söküp atmak, varlıklarını yok etmek üzere geçen yüzyıldan beri planlı bir politika izliyor. Milliyet aidatını silip yerine sadece İslam kimliğinin yerleşmesi için asimilasyon uyguluyor. Yegâne geçim kaynakları olan tarımı ortadan kaldırmak üzere Han Çinlileri vasıtasıyla bölgeyi hızla sanayileştiriyor. Bunlara karşılık tehdit algılaması halâ yerinde olan Uygurların çaresizlik içinde başvurdukları tepki eylemlerini terör örgütünün faaliyeti olarak ilan ediyor. Uygur tepkisini dünyaya terörist faaliyet olarak kabul ettirmek için uğraşıyor. Bu amaçla yoğun bir psikolojik harekât gerçekleştiriyor.

 

Tarihimizde ülkemizin hedef alındığı en büyük örtülü operasyon Kürtçülüktür. Kamuoyunun algılamasının yönlendirilmesiyle yürütülmekte ve psikolojik harekâtla desteklenmektedir.

 

(Yazının 2. bölümü ilerleyen günlerde TÜRKSAM’da “Kürtçülüğün ve PKK’nın Bir Halk Hareketi Olduğu Algısının Yaratılma Süreci” başlığıyla devam edecektir.

 

Dipnotlar

 

1. Cumhuriyet, 21.09.2005, “Kamuoyuna Yönelik Diplomasi”, Doç. Dr. Hüner TUNCER.

2. Yeniçağ, Prof. Dr. Çetin YETKİN, Hukuk ne zaman işe yaramaz, 09 Mayıs 2010.

3. Küreselleşen Dünyada Güvenlik, Ömer URAL, Adalet Yayınevi, 2. Baskı, s.43

4. State of The Global Islamic Economy 2013 Report, Thomson Reuters, s. 44.

5. a. g. e. s. 123.

6. 21. Yüzyılda Güvenlik ve İstihbarat, Dr. Sait YILMAZ, Alfa Yayınları, Siyaset Sosyolojisi, s. 42.

7. Kürt Sorunu mu Yoksa Örtülü Operasyon mu?, İbrahim Çevik, s. 115.  

 

 

 

İbrahim Çevik;
"Emekli kamu güvenliği görevlisi"



Bu sitede yer alan bilgiler İkinci Bölge Haber adresi kaynak gösterilmeden kullanılamaz. Tüm hakları Telif Hakları Yasası'nca korunmaktadır. Yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir.
İnternet Gazetemizde yayınlanan Haber, Makale, Video, Galerilerdeki kategori Resimlerinin Yayınlanmış olması desteklediğimiz anlamını taşımaz.

FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

HABER ARA
ÇOK OKUNAN HABERLER
VİDEO GALERİ
FOTO GALERİ
GÜNDEM'DEN BAŞLIKLAR
YUKARI