Bugun...
CAMİLER VE SARAYLAR NEYİN NİŞANLARIDIR?


İkinci Bölge Haber Serbest Köşe
haber.ikincibolge@gmail.com
 
 
facebook-paylas
Tarih: 12-03-2019 03:58
     

Süleyman Çelik (scelik44@gmail.com)
 

Sayın Özcan PEHLİVANOĞLU, “İKTİDARIN İKİ PROJESİ!..” başlıklı yazısında, AKP iktidarını ağır şekilde eleştirdikten sonra, iki projesini desteklediğini ve çok doğru bulduğunu bildiriyor: Taksim ve Çamlıca camileri. (http://ikincibolge.net/yazarlar/av-ozcan-pehlivanoglu/iktidarin-iki-projesi/12094/ )

Taksim’e cami yapılmasını desteklemesinin gerekçesini şöyle açıklıyor: “Taksim, İstanbul'da bir dönem Pera denilen ve Osmanlı döneminde Hristiyanların yaşadığı bir semttir. Hristiyan Batı, bu bölgeyi İstanbul'un Hristiyan bölgesi olarak görmüştür” diyor ve ekliyor; “Taksim’e cami yapılmasıyla bu toprakların Türklere ait olduğu ispatlanmıştır.”

Hristiyan Batı, Pera’yı Hristiyan görmüş değil, Osmanlı döneminde öyleydi. Bakınız LordKinross, Osmanlı İstanbul’unu nasıl anlatıyor: “İstanbul, birbirinden ayrı iki şehir halindeydi. Haliç’in kuzeyinde Pera, yani Beyoğlu yükseliyordu; Hıristiyanların şehri. Güneyindeyse İstanbul tarafı; Müslümanların şehri. Limanın üstündeki Galata köprüsünden geçmek, bir dünyadan başka bir dünyaya, bir tarih çağından öbürüne geçmek demekti.

Bir Ortaçağ şehri görünümündeki İstanbul pitoresk bir çöküntü içinde, çürümeye doğru gidiyordu. İnsanları hala yüzyıllarca öncesi gibi yaşıyor ve gitgide çoğalarak sokakları bir arı kovanına döndürüyorlardı.

Beyoğlu, yabancıların şehriydi ve imparatorluğun bütün serveti yabancıların elindeydi. Yabancılar sırtlarını kapitülasyonlara dayamış, vergi vermeksizin ve kanunlara uymaksızın yaşıyorlardı. Türklerin yoksun olduğu özgürlüklerden, yabancılar   yararlanıyordu. Böylece devlet içinde güçlü yabancı devletler doğmuş, Osmanlı imparatorluğu üzerindeki yabancı baskısı o kadar şiddetlenmişti ki, Türklere, kendi vatanlarında kendileri esir, yabancılar ise efendiymiş gibi gelmeye başlamıştı. Böylece modern Beyoğlu, eski İstanbul’u iyiden iyiye egemenliği altına almıştı. (LordKinross, Atatürk- Bir Milletin Yeniden Doğuşu)

Görüldüğü gibi, Osmanlı’da kent iki ayrılmış; bugün “Sur İçi” dediğimiz bölgeye İstanbul deniliyor; Haliç’in ötesine Pera ve burası İstanbul dışında ayrı bir kent olarak düşünülüyor. “Yabancılar kapitülasyonlara dayanarak dokunulmazlık kazanmışlar ve Pera’yı adeta özerk bir bölge haline getirmişlerdi (a.g.e.).

Aslında bu durum yalnız İstanbul’da değildi. En çok levanten nüfusa sahip olan ve Türklerin azınlıkta olduğu İzmir’den Trabzon’a, Samsun’dan Konya’ya kadar Anadolu’nun tüm kozmopolit kentlerinde aynı bölünmüşlük vardı ve buralardaki Hıristiyan bölgelerinde de varsıllık- lüks, Türk bölgelerinde ise yoksulluk- sefalet egemendi.

Anadolu’yu olduğu gibi Pera’yı da Atatürk, “Türkleştirdi ve Müslümanlaştırdı.” Bunu Taksim’e cami yaparak değil, başta kapitülasyonlar olmak üzere Osmanlı’nın Batılılara verdiği tüm imtiyazları kaldırarak, misyoner okullarını kapatarak, levantenlerin şirketlerini millileştirerek, (Sayın Pehlivaoğlu’nun yazısında sözünü ettiği) Sultanlara borç verip istediklerini yaptıran Galata bankerlerini defederek vs. yaptı.

Sonuçta LordKinross’unbildirdiği, “Türklerin, kendi vatanlarında esir, yabancıların ise efendi” olduğu devir sona erdi. Bunu, daha Cumhuriyet kurulmadan Atatürk’ü kapak yapan Time dergisi, fotoğrafının altına koyduğu şu tümceyle, dünyaya duyurdu: “Türk’ün kendi vatanında, kendisinin efendisi olmasını sağlayan kişi..” (Time Vol. 1, No. 4, March 24, 1923)

Buna en çok levanten şirketlerde çalışan ya da onlarla iş yapan, çoğunluğu Devşirme kökenli Osmanlı’nın komprador burjuvaları üzüldü. Türkleri ve Türkçeyi sevmeyen bunlar, zaten kentlerin Hıristiyan mahallelerinde oturuyor, çocuklarına Fransız mürebbiyeler tutuyor, kendileri de Fransızca konuşmaya çalışıyorlardı. Günümüzde de bunların torunları, Pera’dan özlemle söz ederler.

Sayın Pehlivanoğlu’nun “Türklüğün nişanı” olarak nitelediğiSelimiye, Süleymaniye, Sultanahmet vb. anıt camilere benzer, Avrupa’da da görkemli kiliseler var: Aziz Piyer Kilisesi, Floransa Katedrali, Köln Katedrali, Notre Dame Katedrali vs. Bu kiliselerin tümü Ortaçağ’da yapılmıştır.

Ortaçağ,dinsel düşüncenin egemen olduğu çağın adıdır/ simgesidir; papazların, resmen Cennetin anahtarını satmakdahil,  dini kullanarak insanlarıkorkutup/ uyutup, soylularla (aristokrat) birlikte halkı sömürdükleri çağ demektir. O kadar ki aşırı et yemekten papazlar arasında gut (damla) hastalığı yaygın iken, açlıktan kırılan halk, yeni mezarları kazarak ölü eti ile karnını doyurmaya çalışıyordu. İşte ülkelerinde insanlar açlıkla boğuşurken, halkı sömüren papazlar görkemli kiliseler, soylular ise saraylar veya şatolar yaptırıyorlardı…

Biz, tüm bilimleri olduğu gibi Tarih bilimini de çeviri yoluyla Batı’dan alırız, hatta kendi tarihimizi de Batılılardan öğreniriz. Batılı tarihçiler zamanı, toplumbilimsel koşullara göre çağlara bölmüşler;İlkçağ, Ortaçağ, Yeniçağ demişler. Biz de bunları aynen almışız. Oysa bizim toplumbilimsel koşullarımız onlardan farklı. Örneğin, onlar Ortaçağ’da iken İslam dünyasında bir dönem (8-12.yüzyılar arası) dinsel düşünce değil akıl ve bilimsel düşünce egemendi. Halife Sultanlar, İbn Haytam, İbn Sina, El Razi, Farabi gibi bilginleri himaye edip destekleyerek bilimsel çalışmaları özendiriyorlardı. Siyasal ve ekonomik koşulların değişmesiyle 12. yüzyıldan sonra bilginleri dışladılar, İmam Ahmet İbnHanbalve İmam Gazzali gibi mollaları desteklemeye başladılar; böylece bilimsel düşüncenin yerini dinsel düşünce aldı. İşte, İslam Ortaçağı o zaman başladı ve hala devam ediyor!..

Fatih’in İstanbul’u almasıyla, Bizanslı bilginlerin İtalya’ya gitmelerinin Avrupa’da Rönesans’ın başlaması ve dolayısıyla Ortaçağın sona ermesine katkısından söz edilir. Ama Avrupa’nın Ortaçağ’dançıkmasında asıl rolü, İslam dünyasında dışlanan Müslüman bilim adamları oynamıştır. Örneğin, İmam Gazzali gibi mollaların savlarını, yazdığı kitaplarla eleştiren Endülüslü bilgin İbnRüsd, Halife tarafından dışlanmış, hatta öldürülmek istenmiş, kitapları yakılmıştır. Latince ve İbraniceye çevrilen kitapları, Kilise tarafından da yakılmış, ancak düşünceleri Hristiyan ve Yahudi bilginlerce beğenilmiş/ benimsenmiştir. Günümüzde Batılı düşünürler, İbnRüsd’ü “Rönesan ve Reform’un öncüsü” kabul ederler.

Rönesans, Reform ve ardından gelen Aydınlanma devrimi ile Avrupa’da dinsel düşüncenin yerini akıl ve bilimsel düşünce aldı. Bundan sonra tek birgörkemli kilise ve saray/ şato yapılmadı. Günümüzde Avrupa’daki kentlerin yeni mahallelerine kuş bakışı baktığınızda, bizim mahalle camilerine benzeyen küçük bir kilise bile göremezsiniz. Sıradan evlerin arasına sıkışmış, aynen o evler gibi, duvarında Haç olmasa anlaşılmayacak, çok az sayıda, küçücük evler kilise olarak kullanılmaktadır.

Demek istediğim, görkemli kiliseler ve saraylar Hristiyanların ya da Avrupa’nın değil, Ortaçağ’ın simgeleri, ya da Sayın Pehlivanoğlu’nun deyimiyle “nişan”larıdır.  Aynı şekilde görkemli camiler de Türklerin veya Müslümanların simgesi/ nişanı değil, Ortaçağ zihniyetinin, yani dinsel düşüncenin egemenliğinin simgesi/ nişanıdır.

Sayın Pehlivaoğlu, “Galata bankerlerinden borç alan Osmanlı’nın, devlet yıkılırken bile Dolmabahçe ve Beylerbeyi Sarayları ile Küçüksu Kasrı gibi eserleri yaparak ‘bu toprakların sonsuza kadar sahibi benim’ mesajını bütün dünyaya vermiştir” diyor. Sayın yazarın, iki caminin yanına “3. Nişan” olarak, kendi deyimiyle “Londra tefecilerinden alınan borçla yaptırılan Sayın Cumhurbaşkanı’nın Sarayını” koymamasının nedenini anlamış değilim!..

Sayın yazarın, Çamlıca camisini “Selatin” camisi olarak niteleyerek Erdoğan’a “Sultan” benzetmesi yapmasının, “yazı sürçmesi” olduğunu düşünmek istiyorum!..

Ne yazık ki görkemli Elhamra Sarayı ve Kurtuba Camisi gibi nişanlar, Endülüs devletini batmaktan kurtaramadı.Çoğunluğu Balkan kökenli olan Osmanlı’yı yöneten Devşirmeler, Anadolu’ya bir taş dikmemiş, fakat Balkanları cami, medrese, han, hamam ve köprülerle donatmışlardı. Buna karşılık önce Balkanlarkaybedildi. Sultanların İstanbul’a yaptırdıklarıcamiler ve saraylar da Osmanlı’nın batışını önleyemedi.

Eğer Atatürk gibi, M. Ali Cinnah’ın deyimiyle, “Tanrının Türk ulusuna armağanı” bir dahi çıkmamış olsaydı, bizler de Endülüs Müslümanları gibi yok olup gitmiştik. Çünkü Osmanlı’yı yıkan güçler, bunu Birinci Dünya Savaşı başlarken dünyaya ilan etmişlerdi: “Asıl amacımız Avrupa uygarlığına yabancı olan Türkleri, Küçük Asya’dan atıp, geldikleri yere göndermektir.”

Sonuç olarak, önemli olan nişan koymak değil, bu günlerde sözü çok edilen “beka”yı sürdürmektir. Eğer Endülüs Halife Sultanları, İbnRüşd’ü dışlayıp kitaplarını yaktıracaklarına, onun önerisi doğrultusunda reformlar yaparak devleti aklın ve bilimin kılavuzluğunda yönetselerdi, devlet yıkılmaz, kendileri Elhamra Sarayında oturmaya devam eder, görkemli Kurtuba Camisi de kilise olmazdı. Aynı şekilde Taksim, Çamlıca camileri ya da saraylar bizim bekamızı kurtaramaz; Kurtuluş akıl ve bilimin, yani Atatürk’ün yolundadır…

Öyle görülüyor ki bazı milliyetçi arkadaşlar, Amerika’nın soğuk savaş döneminde Türk milliyetçiliğini yozlaştırmak için geliştirdiği, “Türk İslam Sentezi” projesinin etkisinden hala kurtulamamışlar…



Bu sitede yer alan bilgiler İkinci Bölge Haber adresi kaynak gösterilmeden kullanılamaz. Tüm hakları Telif Hakları Yasası'nca korunmaktadır. Yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir.
İnternet Gazetemizde yayınlanan Haber, Makale, Video, Galerilerdeki kategori Resimlerinin Yayınlanmış olması desteklediğimiz anlamını taşımaz.

FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

HABER ARA
ÇOK OKUNAN HABERLER
VİDEO GALERİ
GÜNDEM'DEN BAŞLIKLAR
YUKARI