Bugun...
Türklerde Ramazan medeniyeti (2)


Op. Dr. Kayıhan Çağlar Sağlıklı Düşünce
kayihancaglar@gmail.com
 
 
facebook-paylas
Tarih: 17-06-2016 00:00
     

RAMAZANIN SEMBOLÜ MAHYA

Ramazan ayına mahsus olmak üzere, çifte minareli camilerde iki minare arasına gerilen ipler, kandiller veya elektrik ampulleri asılması suretiyle yazılan yazı veya çeşitli motiflere mahya denir. Osmanlı Padişahı II. Selim döneminde (1566-1574) camiler aydınlatılıp, minarelerde kandiller yakılarak kutlandığı bilinmektedir. Bu buluş, Osmanlılarda mahyacılık ismi ile yeni bir sanat dalının meydana gelmesine neden olmuştur. Mahyaları kurmak için evvela iki minare arasında makaradan geçip gelen ip çekilir, iplere atılan düğümlere kandiller yerleştirilir, makaralar hareket ettirilerek öbür minareye doğru gönderilir. Bu suretle önce yazının baş harfleri ve sonra ortadaki ve sondakiler teşekkül ederek, yazı meydana gelir. Mahyalarda gösterilen yazılar genelde şunlardır: ‘Safa geldin ey ramazan’, ‘merhaba ya şehr-i ramazan’, ‘Bismillah’, ‘elveda ya Şehr-i Ramazan’, ‘Allah’, ‘Muhammed’, ‘Lailahe İllallah’, ‘ahlak dinin temelidir’, ‘insaf imanın yarısıdır’. Bazen yazı yerine çeşitli şekiller de mahya olarak kullanılabilir. Sandal resmi, cami resmi gibi.

RAMAZAN EĞLENCELERİ

Ramazan orucu, esas itibariyle tüm Müslümanlarca aynı tarzda tutulur. Ama oruç dışındaki tüm uygulamalar, bize aittir, yani Türkleştirilmiştir. Hatta ramazanda kılınan teravihte bile Türk’e ait unsurlar vardır. Bunlar, rekâtlar arasında okunan salât-ü selamların bestelenmiş şekilde okunması, ilahiler okunması, ilk on beş gün teravihten hemen sonra hoş geldin ramazan, on beşinden sonra da veda mesajları içeren ilahilerin okunması vs.

Yine ramazanın Türk kültürüne özgü bir başka yönü de bir ibadet ayı olmasının yanında aynı zamanda Türk mizah ve eğlence oyunlarının bu ayda yoğunlukla uygulanmasıdır. 19. yüzyıldan itibaren İstanbul’da Vezneciler’den Şehzadebaşı’na kadarki alanda Direklerarası diye isimlendirilen yerde ve kısmen de İstanbul’un diğer semtlerinde iftarla sahur arasında çeşitli ramazan eğlenceleri ve sohbetleri düzenlenirmiş. Buralarda Türk müziğinden, Doğu ve Batı müziğinden örnekler, çayhanelerde içilen kahve, nargile ve çay esnasında yapılan sohbetler, orta oyunu, tiyatro sahnelerinde sergilenen oyunlar, meddahların ince esprileri, kukla gösterileri, hokkabazların ve palyaçoların güldüren oyunlarıyla iftar sonrası ramazan, adeta bir karnaval havasında geçmiştir. Eski ramazan gecelerinin herkes tarafından izlenebilen en kalabalık ve en uygun eğlencesi Karagöz oyunu olmuştur. Karagöz’ün en canlı ve en hararetli oyunları da ramazan gecelerinde oynatılmıştır. İstanbullular ramazan boyunca bu oyunu ve meddahları dinlemek için ‘semaî kahveleri’ni doldurmuşlardır. Ancak günümüzde bu semtte artık bu tür etkinlikler yapılmamakta, sadece televizyonlarda bir nostalji görünümünde Direklerarası eğlencelerinin sembolik taklitleri yapılmaktadır. Diğer vilayetlerimizde de bu ve benzeri eğlenceler düzenlenmektedir.

Günümüzde ilerleyen teknoloji, bu etkinlikleri neredeyse tüketmiş durumdadır. Semaî kahveleri, 18. yy sonlarıyla 19. yy başlarında açılan ve yaklaşık bir asır boyunca bir çeşit eğlence işlevi gören, bununla kalmayıp edebiyatımızın gelişmesine katkıları bulunan halk kahvehaneleridir. Buralarda müzik eşliğinde destan, koşma, mani, hikâye ve halk âşıkları tarafından semaîler okunur, Karagöz-Hacivat ve meddah gösterileri yapılırdı. Ramazanda nükteler ve mizah, meddahların dilinde ustaca biçimlenirken, halk da kendince gülüp eğleneceği nükteler üretirdi. Mesela; Bektaşi’ye “baba acaba ramazan bizden memnun gitmiş midir?” diye sorulunca “memnun gitmese her sene on gün erken gelir mi?” diye cevap vermesi gibi. Günümüzde ise yumurtalı pide yaptırmak gibi hoş bir vakit geçirme telaşı bile, tahammülsüzlük ve anlayışsızlıklardan dolayı kavgaların yaşandığı ortamlara dönüşebilmektedir.

Ramazanı koşuşturma içinde geçirip de bir şey anlayamadıklarını, tam tadını çıkaramadıklarını samimiyetle söyleyenler, daha ramazan bitip de bayram gelir gelmez, ertesi yılın ramazanını adeta iple çeker, bekler, arzu ederler.

Ramazan ayında eskiden teknik gelişmeler yeterli olmadığı için oruç tutacak olanlar sahura davul çalınarak çağrılırdı. Bu vazifeyi de genellikle mahallenin bekçisi veya özel olarak tutulmuş davulcular yapardı ve davulcu, aynı zamanda maniler söylerdi. Bu manilerin en güzel tarafı, Türk halkının başlıca özelliklerini teşkil eden sevgi, saygı, tatlı şaka ve nükte ile dolu olmalarıdır. Davul çalan kişi; kapıların önünde durur, bir mani söyler, açılan kapıdan kendisine bir miktar harçlık verilir, sonra aldığı paranın sevinciyle bir mani daha söyler ve sonraki eve doğru gider. Bu maniler, daha sonra bazıları tarafından derlenip toparlanıp bir araya getirilerek kitap haline getirilmiştir ki bunlara da “Ramazanname” adı verilmiştir. Şimdilerde de nostalji olsun diye davul çalınıyor, ama artık ne davulcuda mani söyleyecek kadar dağarcık var, ne de dinleyenlerde onu dinleyecek sabır.

Belki mâniler konusunda eski güzellikleri bulmak zor olsa da şiir için aynı şeyi söylemek mümkün gözükmüyor. Günümüz şairleri de ramazanı anlatan şiirlerle kültür dünyamızı zenginleştirmeye devam ediyorlar. Yavuz Bülent Bâkiler, ‘Ah Ramazan Günlerinde Gördüğüm Sevgi’ isimli şiirinde baştan beri anlattıklarımızı adeta özetler gibidir. “Ah Ramazan günlerinde gördüğüm sevgi / Büyük bir huzurla başlayan sabah / Sonra durup durup tekrarladığım /Çocuksu çocuksu Bismillah! / Bakardım her sabah kadınlar, kızlar / Bütün konu- komşu bizde / Ve beyaz tülbentli ince bir kadın / Kur’an okuyor evimizde… / Uhrevî bir alem başlardı nakış nakış / Bütün yüzlerdeki nurdan / Ve tüter dururdu dualarla yakılmış / O serin sofalarda buhurdan / Büyürdü her akşam minarelerle beraber / Mavi göklerdeki varlık / Kulaklarım okunacak ezan sesinde / Ceplerimde çeşit çeşit iftarlık / Halbuki ben, o zamanlar çocukluk bu ya / Tutup herkesten gizli / Bozardım orucumu bir bardak suya / Ama kimseler bilmezdi / Şimdi ne o kadınlar, ne uzun saçlı kızlar / Ne o beyaz tülbentli gelinlerden eser var / Duymuyorum yüzünde o sıcak nefeslerini / Alıp götürdü artık serin bir rüzgâr / Buhurdanlarla beraber o ezan seslerini… Anlaşılıyor ki şair, çocukluğunda yaşadığı ramazanlara bir özlem duyuyor. Hangimiz duymuyoruz ki? Bu özlem, eski ramazanlardaki güzelliklerin şimdilerde bulunmadığından mıdır, yoksa çocukluk günlerine duyulan özlemden midir? Babalarımız çocukluk günlerinin ramazanlarını arıyorlar, onların babaları da öyleymiş, galiba bizim çocuklarımız da gelecekte kendi çocukluk dönemlerinin ramazanlarına özlem duyacaklar. İnsanın en problemsiz günleri çocukluk günleri olduğu için hatıraları da hep taze kalır, unutulmaz ve sürekli o günlere özlem duyulur.

Son söz: Geçmişe duyulan özlem, geçmişi yaşatmanın da bir kapısı olsa gerek. Eski ramazanlar ne kadar özlense de her dönemin kendine özgü bir manevî iklimi var. Çocukluk tadında iyi Ramazanlar, dilerim.

 



Bu sitede yer alan bilgiler İkinci Bölge Haber adresi kaynak gösterilmeden kullanılamaz. Tüm hakları Telif Hakları Yasası'nca korunmaktadır. Yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir.
İnternet Gazetemizde yayınlanan Haber, Makale, Video, Galerilerdeki kategori Resimlerinin Yayınlanmış olması desteklediğimiz anlamını taşımaz.

FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

HABER ARA
ÇOK OKUNAN HABERLER
VİDEO GALERİ
FOTO GALERİ
GÜNDEM'DEN BAŞLIKLAR
YUKARI