Bugun...
Vaktiyle bir Atsız varmış..


Op. Dr. Kayıhan Çağlar Sağlıklı Düşünce
kayihancaglar@gmail.com
 
 
facebook-paylas
Tarih: 01-05-2017 01:12
     

3 Mayıs Türkçülük Günü, Türk Milliyetçileri ve Turan gönüllüleri için bir bayram değil; çekilen ızdırabın, matemin ve gözyaşının unutulmamasıdır. Milliyetçiler Bayramı da değildir. Biz herhangi bir milletin değil, ‘Türk milleti’nin Milliyetçileriyiz. 3 Mayıs Türkçülük Günü, Türk milleti için ibretle hatırda tutulması gereken bir gündür. Özellikle genç nesillere, 73 sene önce, Türk Milliyetçilerine revâ görülen bu zulüm, işkence ve baskı anlatılmalıdır. Başka milletlerden ziyade ‘Türk milletini seven, onun yükselmesi ve yücelmesi için çalışan Türkçüleriz, biz! Başka ülkelerde yaşam süren hür ya da esir Türklerin, şimdi ve geçmişte yaşadığımız Türk topraklarında bir araya gelmesi ülküsüne sahip Turancılarız, biz! Böylesine ‘Kürşad ruhlulara’ bu günlerde o kadar çok ihtiyacımız var ki...

Türkiye Milliyetçiler Birliği Ankara Ocağı’nın 3 Mayıs 1944’e dair 1967’de yaptığı açıklama şöyledir: “Bu memlekette 1944-1945  yıllarında büyük bir facia cereyan etti. Yaratıcıları tarafından “Irkçılık-Turancılık davası” diye adlandırılan bu facia, aslında, Türk milliyetçiliğini ve dolayısı ile Türklüğü yere serme hareketi idi. Türklük ve Türkçülük düşmanlarının saflarında yer alan dalkavuklar, karaktersizler, korkaklar vesairenin de el birliğiyle yürüttükleri bu “haçlı seferi” memleket üzerinde iki yıl bir zulüm kasırgası gibi esti. Oynanan oyunlara, çevrilen dolaplara ve yapılan baskılara rağmen, bir askeri mahkemenin ve Askeri Yargıtay’ın vicdanlı ve namuslu hâkimlerinin tarihî kararları, Türkçülerin beraatı şeklinde tecelli etti. Bu suretle kirli alınlar bir kere daha yerlere sürüldüler. Ve, pek çok ızdıraplara rağmen, netice, Türk milliyetçiliğinin bir zaferi oldu.”

Bakınız Hüseyin Nihal Atsız, Türkçülüğü nasıl tarif ediyor: “Türkçülük, büyük Türk ilinde Türk uruğunun kayıtsız-şartsız hâkimiyeti ve istiklâli ile, Türklüğün her yönden bütün milletlerden ileri ve üstün olma ülküsüdür… Türkçülük ülküsü, bizden amansız bir vazife ahlâkı istiyor. Subay, hiç yorulmadan altı saatlik talimini yaptırırsa; öğretmen, bıkmadan öğreticilik işini yaparsa; memur, sinirlenmeden halka kolaylık göstermekte devam ederse; doktor, her şeyden önce yurttaşlarının sağlığı ile ilgili olursa; öğrenci, her şeyden önce dersini bellemeğe çalışırsa ve bütün vazifelerle rütbeler arasında ne caka, ne gösteriş, ne dalkavukluk ne de ilgisizlik olmadan bir ahenk kurulursa; aşağıdakiler yukarının buyruğunu ukalâlık saymaz, yukarıdakiler de aşağının doğru ihtarlarına kızmazlarsa, bütün karşılıklı işlerde, görüşme  ve konuşmalarda ne ikiyüzlülüğe kaçan nezaket ne de kabalığa kaçan sertlik bulunmazsa vazifenin bizden istediği şey yapılmış olur. Gerçekten Türkçü olmak kolay değildir. Her önüne gelen Türkçü olmayacağı gibi, her Türkçüyüm diyen de Türkçü sayılamaz. Her Türkçü, bulunduğu yerin vazifesini inançla yaparsa, Türkçülük ülküsü sağlamlaşır, Türklük güçlenir. Türkçülerin ilk işi; vazifelerini, arınmış gönül ve inanmış yürekle yapmaktır.

3 Mayıs 1944’e ertelenen ‘Irkçılık ve Turancılık Davası’nda mahkeme salonuna alınmayan ve sayıları 3-5 bini bulan Milliyetçi üniversiteli genç, Ulus Meydanı'na doğru yürüyüşe geçip İstiklâl Marşı söyleyerek komünizm aleyhinde sloganlar atar. Hükümet, şiddetle karşılık verir ve 165 kişi tutuklanır. Hüseyin Nihâl Atsız tutuklanır ve üsteğmen olarak nümayişe katılan Başbuğ Alpaslan Türkeş de gözaltına alınanlar arasındadır. Reisicumhur İsmet Paşa’nın Türk Milliyetçilerini potansiyel suçlu ilan ettiği 19 Mayıs 1944 nutku sonrasında, Türk Milliyetçilerinin davası, Ankara'dan İstanbul'a 1. Örfi İdare Mahkemesine aktarılır. Türk Milliyetçisi sanıklar; tabutluklarda, işkence odalarında, zindanlarda sorgulama adı altında çeşitli işkencelere maruz bırakılırlar. Yargılama, 7 Eylül 1944 günü başlar. 23 Türk Milliyetçisi, sanık olarak yargılanır. Ve, mahkeme tutanaklarından…

Hüseyin Nihal Atsız’ın sorgusundan: Hâkim: “Evvela memlekette ne gibi bir fikir cereyanı uyandırmak istiyordunuz, teziniz nedir, onu anlatın?” Atsız: “Efendim, benim yaratmak istediğim cereyan, yani müdafaa ettiğim fikir Türkçülüktür.” Hâkim: “Sade Türkçülük mü?” Atsız: “Evet, sade Türkçülüktür. Türkçülük denince bunun içinde bir takım unsurlar vardır… Milliyetçilik, umumî bir tâbirdir. Halbuki burada evvelki ifadelerde Türkçülük ve Milliyetçilik ayrı ayrı şeylermiş gibi söylendi. Halbuki Milliyetçilik denince, mesela Fransız Milliyetçiliği de Milliyetçiliktir. Halbuki bizim Milliyetçiliğimizin adı Türkçülüktür. Yani Türkçülük, doğrudan doğruya Türk Milliyetçiliğidir.”

Nejdet Sançar’ın (Atsız’ın kardeşi) sorgusundan: Hâkim: “Türkçülüğü kaç kuşağa kadar ararsınız?” Sançar: “Üç göbek meselesine temas etmemi istiyorsunuz, galiba efendim. Bu üç batın prensip meselesidir. Çünkü her fikri bir prensibe bağlamak lazımdır. Fakat biz mutlaka ve sadece üç batından beri Türk olanlar demiyoruz. Mesela anası Türk olmayan bir insan bu ırka bizim kadar, gerçek bir Türk kadar hizmet edebilirse elbette ki o da Türk’tür. Misal olarak Yıldırım Bayezid’i söyleyebilirim. Yıldırım’ın annesinin bir Bizans olduğu malûmdur. Fakat ne ben ne de Atsız, bu bakımdan Yıldırım’ı gayrıtürk saymış değiliz. Ben ‘Irkımızın Kahramanları’ adlı kitabımda anası Rum olan Yıldırım’ı bir Türk kahramanı diye gösterdim. Eğer üç batın meselesini değişmez esas olarak alsaydım, Yıldırım’ı kitabıma koymamam lazımdı. Demek ki soyunda gayrıtürk bir insan bulunan bir kimse de Türk sayılabilir. Şu şartla ki bu memlekete Yıldırım Bayezid kadar yararlılık göstermiş olsun.”

Başbuğ Alparslan Türkeş’in sorgusundan: Hâkim: “Türkiye’de mevcut saf bir soydan gelme ve karışık ırktan olanların bulunmayacağı hakkındaki düşüncenizin ne olduğunu şey etmek istiyoruz.” Türkeş: “Bugün devletimizin kabul ettiği ve üzerinde yürüdüğü prensip bence en doğru, en makul prensiptir. Yani Türklüğü herşeyden üstün görmekle beraber gayrıtürk unsurları da gerek kültür, gerek telkin yoluyla çok kısa zamanda temsil etmek… Ben de bunu doğru görürüm.  İdare işine gelince: Benim de şahsi kanaatim mühim işlerimizi görecek şahsiyetlerin ya tamamiyle Türk olan, yani temsil olunmuş ve kendisini Türk’ten başka bir şey saymayan veyahutta Türk ırkından gelen kimseler tarafından idare olunmasını uygun bulurum.” Hâkim: “Karışık ırklar hakkında ne olacak?” Türkeş: “Arz ettim efendim. Madem ki Türkleşmiştir, dedesi ve ninesi şöyledir, diye aranmasını doğru bulmam.”

3 Mayıs 1944’te Ankara’da gerçekleşen olaylar, ilk defa, yıldönümü olan 3 Mayıs 1945 tarihinde İstanbul Tophane Askeri Cezaevi'nde tutuklu bulunan; Hüseyin Nihâl Atsız, Alparslan Türkeş, Zeki Velidi Togan, Nejdet Sançar ve Reha Oğuz Türkkan başta olmak üzere 10 tutuklu Türk Milliyetçisi tarafından örtüsüz bir masa etrafında yapılan bir toplantı ile anılır. Sonraki senelerde devam eden toplantılarda ‘Türkçülük Günü’ adını alarak, Türk Milliyetçileri arasında bir gelenek halinde devam etmiştir. Ruhları şâd, mekânları Cennet olsun.

Hüseyin Nihal Atsız’ın 1 Ağustos 1944’te kaleme aldığı ve “YÜZDE YÜZ TÜRK OLDUĞUN GÜN CİHAN SENİNDİR!“ diyerek son verdiği ‘Selâm” adlı şiirinden bir kıtayı aktararak yazımıza son verelim: “Karışınca gövdem yurdun topraklarına / Ruhum uçar ırkımın bayraklarına / Varlığının sevgisini onlara taşır / Kendisi de ay-yıldıza belki karışır / Bir gün gelip ırkımızın gürbüz erleri / Adım adım dolaşırken kutlu yerleri / 'Vaktiyle bir Atsız varmış...' derlerse ne hoş! / Anılmakla hangi ruh olmaz ki sarhoş?”


 

Kaynakça: KONAR Fahrettin Savaş, 3 Mayıs Türkçüler Günü Antolojisi, Aygan Yayıncılık, İstanbul 2016

 

 



Bu sitede yer alan bilgiler İkinci Bölge Haber adresi kaynak gösterilmeden kullanılamaz. Tüm hakları Telif Hakları Yasası'nca korunmaktadır. Yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir.
İnternet Gazetemizde yayınlanan Haber, Makale, Video, Galerilerdeki kategori Resimlerinin Yayınlanmış olması desteklediğimiz anlamını taşımaz.

FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

HABER ARA
ÇOK OKUNAN HABERLER
VİDEO GALERİ
FOTO GALERİ
GÜNDEM'DEN BAŞLIKLAR
YUKARI