Reklam
Bugun...
DÜŞÜNMEYİ ÖĞRENME YOLLARI


Prof.Dr. Cihan DURA
duracihan@hotmail.com
 
 
facebook-paylas
Tarih: 31-05-2018 00:00
     

Düşünme muhakeme ister, muhakeme gözlem... Gözlem ise ilgi ve hayranlık gerektirir. İnsan bu dünyaya hayranlık yetisiyle, hayret etme yetisiyle gelir. Bir küçük çocukta kolayca buluruz bunun belirtilerini. Çünkü o her şeyi bilmek ister, görmek ister, duymak ister. Öyleyse Tanrı’nın bir lütfudur hayret etmek. Hayret etmek öyle bir ruh halidir ki bizi düşünmeye hazırlar, düşünmeye iter. Nitekim çocuk Pascal (1623-1662) -Fransız matematikçi, fizikçi ve düşünür- bir sabah, dokunduğu porselen fincanın titreşimlerine hayret etti. Hayret onu düşünmeye itti, sonra araştırmaya. En sonra bu konuda bir kitapçık bile yazdı.

Düşünmeyi öğrenmek için yapacak çok şey var aslında.

Şimdiden belirteyim ki, bu yazıyı hazırlarken, jean Guitton'un Düşünme Sanatı adlı kitabından (2. Baskı, Remzi Kitabevi, İst., 1961) geniş ölçüde yararlandım.

BİRİNCİ BÖLÜM: DÜŞÜNME VE SEÇME

I) DÜŞÜNMENİN İKİ ANLAMI

“Düşünme” sözcüğünün birbirinden oldukça farklı iki anlamı vardır. Biri “muhakeme gücü”dür, öbürü ise “hayal gücü”. Bunları birbirinden ne kadar ayırt edersek, düşünme olgusunu da o kadar kolay anlamış oluruz.

A) Birinci olarak düşünme bir takdir ve muhakeme gücüdür. İnsan, diğer canlılardan önce bu niteliğiyle ayrılır. O, duyuları aracılığıyla bilincine gelen şeyler yani algılar karşısında pasif değildir, tersine hâkim durumdadır. Bu algıları karşılaştırır, muhakeme eder.

Bundan başka düşünmek eğri ile doğruyu ayırt etmektir, hattâ bundan daha fazlasıdır: “İfrat”la “tefrit”ten[i]kaçınmak, tam, sağlam ve ölçülü olanı bulmaktır. Çünkü gerçeğin mükemmel şekli daima ölçüye bağlıdır, tezatlar arasındaki dengenin sağlanmasına, ayrıntıların anlaşılmasına bağlıdır. Mesela masanıza eğilmiş, dalgın, çalışıyorsunuz. Birden, bir gürültü duyup yerinizden sıçradınız. Hemen düşünmeye başlarsınız: Bu gürültü nedir, nereden geliyor? Algınızı belleğinizde iz bırakmış önceki algılarla karşılaştırır, hangisine denk geldiğini bularak, işittiğiniz gürültüyü anlamaya, tanımaya, kısacası gerçeği bulmaya çalışırsınız.

B) Fakat düşünmenin, yukardakinden çok daha çekici olan ikinci bir şekli vardır. Bu şekil, felsefe kitaplarında “hayal gücü” adıyla anılır. Nasıl bir şeydir o diye sorarsanız, “karışık bir hal, ‘gözleri açık rüya görmek’ gibi bir şeydir” derim. Hayal gücü, bu karışık düşünme yetisi; hiçbir zaman boş durmaz, sürekli çalışır, tıkır tıkır, işler durur. Genç Atatürk bir arkadaşına yazdığı mektupta şöyle diyordu: “Beynim öylesine hızlı, öylesine dur durak bilmeden çalışıyor ki, hiçbir zaman huzur bulamıyorum ve uyuyamıyorum.”

Kendi kendinizi yoklayınız: Durmadan, her an hayaller kurmuyor musunuz siz de? Hele hayatın o en havaî döneminde, çocukluk ve gençlik yıllarında? Kurup durduğunuz o hayaller, hülyalar, projeler düşüncelerinizin nerdeyse dörtte üçünü oluşturmuyor mu? Öyleyse şu soruyu yanıtlamanız zor olmayacak: Nedir bu benim gün boyunca, bazen geceleri uyumadan önce düşünüp durduklarım? Göreceksiniz ki onlar proje haline gelen hayallerdir, ya da hayalleşen projelerdir. Böylece başka bir âleme,“mümkünler âlemi”ne girmiş oluyorsunuz. Henüz var olmayan, ancak var olabilecek bir şeye şekil veriyorsunuz. İşte ikinci düşünme şekli dediğim, budur. Keyifli bir uğraş olarak görünmüyor mu size? 

Kuşkusuz bu ikinci tür düşünceyi harekete geçirmek için, ilki ile aynı sebeplere dayanacak değiliz. Durum o kadar başkadır ki, onun, “takdir ve muhakeme gücü” diye tanımladığımız düşünce şeklinin tam tersi olduğu bile söylenebilir. Birinci halde düşünme kendi içine kapanır; halbuki ikinci halde açılır, genişler, çoğalır, coşar, kendi kendisini aşar; patlayarak filizler verir, adeta füzeler meydana getirir. Keskin zekâsı olanlarda, bu tarzdaki düşünce bir icat, bir yaratma mahiyetini alır. Ünlü Fransız romancısı Jules Verne (1828-1905) bu tür zekâya parlak bir örnek oluşturur bence. Onun romanlarını dokuyan hayallerin çoğu, bugün modern hayatın birer gerçeği haline gelmiştir.

II) İKİ TÜR ZEKÂ

Antik Yunan filozoflarından Eflatun (MÖ: 427 - 347) yüzlerce yıl önce söylemiş: İnsanın  -yukarda açıkladığım- iki yetisine iki tür zekâ, iki tür insan denk gelir!

A) Bazı insanlar ölçüye, muhakemeye, netliğe (vuzuha), dengeye, sabırlı olmaya yeteneklidir. Bunlar ağır işleyen, fakat sağlam olan, güvenilir zekâlardır. Hayal güçleri yoktur ya da çok azdır onların, dalgın görünürler, sıradan görünürler. Bu insanların zekâları; harekete geçip bir konu üzerinde düşünmek için, başka konuların yardımına gereksinme duyar. Yakınlarında bir sürü belge, dosya yahut danışman olmadan iş göremezler. Bilim alanında, harekât alanında bu tür kafalar çok verimli, çok faydalıdır; hazırlık veya kontrol işlerinde güvenilir kimselerdir.

B) Bazı kişiler ise, yukardaki tipin aksine, gerçeklerden uzaklara sürüklenip gitme riskine rağmen, “yaratıcı” olan, “yaratıcı yeteneği” olan zekâlardır. Eğer böyle insanlar olmasaydı, insanlık ilkellikten hâlâ kurtulamamış olur, toprağı ahşap sabanla sürer, saati hâlâ gölgenin yönüne bakarak anlar, belki de tekerleği bile henüz bulamamış olurdu. Yaşadığı zamanı aşıp da geleceği keşfeden, geleceği kolayca hisseden, gören bu zeki insanlar olmasaydı; bir alışkanlık olarak bağlandığımız hal sonsuza kadar öyle kalır, değişmezdi. Oysa sanat, politika, günlük yaşam, ekonomi…, her şey, evet her şey yenilenmek ister; öyle de olmaktadır. Tabii bu ikinci tip zekâya sahip olan insanlar sayesinde!

Eflatun’un iki zekâsı, sırasıyla “teorik zekâ” ve “pratik zekâ” olarak adlandırılabilir[ii].

III) İDEAL OLAN   

İdeal olan şudur:  Her iki zekâya da sahip olmak; benliğinde hem Don Kişot’u, hem Şanso’yu birleştirmiş olmak!... Yani hem “hayal eden”, hem “aklını kullanan” olmak…

Peki, bu sentezde başat olan öge nedir? Elbette  düzen!...

A) Önce hayal gücümüzü çalıştırmalıyız.

Zengin ve yaratıcı bir hayal gücüne sahip olmak dâima iyidir, çok faydalıdır. Bu etkin yaratıcı kudret sayesindedir ki, eleştirici düşüncemize konu buluruz. Çünkü konu yoksa, düşüncemiz yolunu kaybetme tehlikesiyle karşı karşıyadır. Neden vardır böyle bir tehlike? Çünkü düşüncemiz:

- Mümkün olan şu veya bu “kombinezon”u[iii] yapmamıştır.

- Düşüncemiz Descartes (Dekart)’ın sözünü ettiği, hiçbir şeyi unutmamamızı sağlayan biricik çareyi, “gözden geçirme”leri ihmal etmiştir.

B) Buna karşılık, yaratıcı hayallerin haddinden fazla bol olması da iyi değildir, hatta zararlıdır bile diyebiliriz. Şu bakımdan ki bu hayaller ya gücünün üzerinde yükleyerek bunalttıklarından, ya telaşa verdiklerinden, düşünceyi dumura uğratır, zihni çalışamaz hale getirirler. Özellikle karar verme mecburiyeti olduğunda, bu aşırılığın sakıncası kendini daha fazla gösterir.

Hangi alanda olursa olsun, en büyük adamlar; coşkun bir hayal gücü olan ve benliklerinde adeta bir ifrit taşıdıkları halde, ipin ucunu hiçbir zaman kaçırmayarak, o keşmekeşe bir düzen, ölçü ve ahenk getirmeyi başaran kimselerdir.

Bu hususta Jean Guitton, Napolyon’u örnek olarak veriyor. “Ben” dermiş Napolyon, “durmadan çalışırım, pek çok da düşünürüm. Eğer her şeye derhal cevap verebiliyor, göğüs gerebiliyorsam, bunu, bir işe başlamadan önce uzun uzadıya düşünmeme, bütün olasılıkları göz önünde bulundurmama borçluyum.” Onun bir plan seçmesi demek, birçok başka planı önceden gözden geçirmiş olması demekti.

Taine (Ten)’in dediği gibi: “Kabul edilen bir kombinezonun arkasında, atılmış bir sürü kombinezon vardır.”  Yine Napolyon’un dediği gibi “Ben yapacağım işi birçok şekillerde tasarlarım.” Şu söz de ona ait: “Zamanında ve yerinde istemesini bilen insan, daima dilediğini yapabilir.”

Bu anlamlarda Mustafa Kemal Atatürk’ün de deyişleri var, üçünü veriyorum:

-Bir hedefe ulaşmak için, mevcut sorunun sebepleri belirlenmeli ve her biri dikkatle incelenmelidir. Çeşitli olasılıklar çok iyi hesap edilmeli; en iyi görünen, hızla uygulanmalıdır.

-Her işten, her eylemden önce fikir hazırlığı gerekir.

-Talihin esası, uygulanması mümkün olan sorunlarda zihin yorup iyice düşündükten sonra işe başlamaktır.

C) İdeal bir düşünme sanatı her şeyden evvel bir icat (buluş) sanatıdır. İcat düşünmede birinci derecede rol oynar. Buradaki anlamı “ilk kez yeni bir şey ortaya koyma, bulma”dır. İcattan sonra ise, mümkün olanlar arasında hangilerinin gerçekleşebileceğini kestirmek için muhakeme yapmak gerekir.

J. Guitton bütün düşünme tarzları içinde üç tanesini öne çıkarıyor: Seçme, ayırt etme, karşıtlık. Aşağıda bu tarzlardan, yalnızca seçme üzerinde duracağım.

IV) SEÇMEK ÜZERİNE   

Düşünme sanatının ilk kuralı o kadar kısadır ki: Seç!

Eski ve ünlü bir İngiliz ailesinin ilkesi şudur: “Seçtiğimi beğenirim” Bizim de ilkemiz bu olmalı. Ancak insanın seçtiği şeyi beğenmesi için, önce seçmiş olması gerekmez mi?

Fransız ahlakçısı ve düşünürü Vauvenargues (1715-1747) “Gerçekten kafalı bir adam nasıldır” sorusuna şu yanıtı veriyor: “Böyle biri düşüncesini toparlayabilir, özünü görmek üzere gözlerinin önünde tutar; uzun bir fikirler silsilesini bir noktada yoğunlaştırma gücüne sahiptir.” İşte bu kudrettir ki düşünmenin belki de ta kendisidir. Ve bizim inceleme ve seçme faaliyetimize sürekli hız verir.

Gelin, öyleyse daha yakından görelim şu “seçme” faaliyetimizi.

A) Seçmek ve Tercih

1) İnsan ayıklamadan seçemez; ayıklama işi de öyle kolayca bitmez, çünkü en sonunda elde kalan şey, tek bir ögedir. Öyleyse, her seçim bir muhakeme gerektirir. Bu sonuncu da düşünmekten başka bir şey değildir. Bunun içindir ki atalarımız, okudukları kitaplardan seçtikleri parçaları bir deftere kaydederlermiş; bu işlem, destek görerek düşünmeyi öğrenmek hususunda mütevazı, fakat mükemmel bir yöntem değil mi? Kuşkusuz günümüzde de vardır bu güzel yöntemi kullananlar.

2) Tercih bir etüdün, kendi varlığımızla, bizimle ilgisi olan kısımlarını bir hamlede kavramamızı mümkün kılan bir yöntemdir. Eğer tercihlerimizi iyi bilseydik, her zaman muhakeme halinde olurduk. İnsan gençken her şeyi bilmek ister, her şeyi bellemek ister; zaten bunun içindir ki öğrenim çağında iken öğrenmek çok güçtür. Oysa insan kendine birtakım ilgi odakları seçmeli, yani bazılarını eleyerek diğer bazı konuları tercih etmeli. Bütün varlığını bunlar üzerine yoğunlaştırmalı. Bu takdirde çok daha rahat düşünecek, muhakemesi kolaylaşacak, hatta başlayacaktır.

“Öğrenim çağında öğrenmek güçtür” dedim, çünkü genç insan birçok şeyi aynı zamanda öğrenme zorunluluğuyla karşı karşıya bırakılır. Bazen bu davranış toyluğundan gencin kendi içinden de gelebilir. Ancak kolay tercih yapamaz, iki sebepten dolayı: Birincisi onu çok şeyden sorumlu tutarlar; tercih yapmak için zamanı yoktur, aklına da gelmez. İkincisi, tercih bilgi ve deneyim ister, oysa o bunlardan yoksundur.

Geçmişe bakıp yüzyılları karşılaştırınca, seçmek için iki usul kullanıldığını görürüz.

-Bu usullerden birincisi, her şeyin kokusunu toplamaktan ibarettir. Bu usulü eski çağlardaki insanlar, on yedinci yüz yıldaki kültür meraklıları kullanırmış. Yöntem, bilginin bir sanat olduğu çağlara uygun düşüyor. Eski çağların filozofları böyleydi. Her konu hakkında bilgileri vardı.

-İkinci usul ise bir konu seçip, bu konuyu her gün, olanca gücüyle mümkün olduğu kadar derinleştirmek, geceli gündüzlü onu, yalnız onu düşünmekten ibarettir. Atatürk “bir fikre bağlanmalı, o fikirde durmalıdır” derken, acaba bu yöntemi mi kastediyordu?

Bu usul de içinde bulunduğumuz çağa uygundur. Zira bugün artık bizler bilginin öyle sanıldığı kadar kolay elde edilen bir şey olmadığını biliyoruz. Günümüzde herkes belli bir alanda uzmanlaşmak zorundadır.

B) Okumak seçmektir

Her ne kadar Alman edebiyatçısı J. W. Goethe (1749-1832) “Okumayı öğrenmek sanatların en zorudur; hayatımın seksen yılını bu işe verdim. Yine de kendimden memnun olduğumu söyleyemem” demişse de ben bu güç işe girişecek, okuma sanatının en azından bazı kurallarından bahsedeceğim.

1) Varsayalım ki biri bize “okumak nedir” diye bir soru yöneltmiş olsun. Onu“okumak, seçmektir” diye yanıtlasak, bir yanlış yapmamış oluruz. Öyleyse, sevgili okur, şu öğütleri can kulağıyla dinlemen gerekiyor:

Kütüphaneler… kitapçılar… raflar, tezgâhlar,… hepsi kitap dolu. Rafları, tezgâhları seçiyorum, sonra sıra kitaplara geliyor; onlardan da seçiyorum bazılarını… Sonra tekrar, ardından bir kez daha seçiyorum.

Nedir bu benim yaptığım? Bir örnekle anlatayım:

-Önce, hiç tanımadığım insanlar arasındayım; onlardan kendime tanıdıklar ediniyorum.

-Sonra, “yeterli değil bu” diyerek, tanıdıklar arasından kendime yoldaşlar seçiyorum.

-Bunu da yeterli bulmayarak, yoldaşlar arasından da, çok nadir olan can dostlarımı belirliyorum.  

Kitaplara dönersek:

-Hayatımın her safhasında daha iyi anlamaya çalışacağım eserleri ayırıyorum.

-Ancak seçme işlemi son seçtiğim kitapla da bitmiyor. O kitabın içinde de bölümler, paragraflar, cümleler seçiyorum, aşağıda göreceğimiz gibi.

2) “Okumak, seçmektir”, yahut isterseniz “okumak ayırt etmektir. Tam olarak ne anlama geliyor bu dediğim? Şu işleri yapmak anlamına:

-Her yıl çıkıp kitapçı vitrinlerini dolduran ciltler arasından, bizi ilgilendirecek kitapları, kişiliğimize uygun kitapları, bilgimizi arttıracak kitapları seçmek, kısacası candan dostlarımız olacak yapıtları ayırmak,

-Sonra, bu dostlarımızın şu veya bu bölümünü diğerlerinden ayırt ederek, içerdikleri bilgi ve gerçekleri daha iyi sindirebilmek için onları tekrar tekrar severek okumak.

-Daha ileriye gidelim:  Okumak, bize bir bölümün özünü, balını veren bir sayfayı seçmektir; tekrar tekrar okuyacağımız, hatta ezberleyeceğimiz, yüreğimize, zevkimize ve belleğimize emanet edeceğimiz bir sayfayı seçmektir! (Gerçek kitap okurları, asıl bu son ayırt etmeleri yapan kimselerdir).

Dahası var: Okumak; bir cümleyi, bir dizeyi, bir metni, sade ve biricik olan, sanki bir piramidin zirvesini oluşturan, imbikten geçenlerin en süzülmüşü, özü olan bir şeyi seçip öğrenmektir. Ancak bu yoldan elde ederbiliriz kalenin anahtarını. Çünkü, -buraya dikkat!-  belleğimizde daima hazır tuttuğumuz tek bir cümle sayesinde, onun içinde bulunduğu bütün bir bölümü, bu bölüm sayesinde de bütün bir kitabı hatırlayabiliriz.

3) İyi ama nasıl seçmeli, hangi kılavuzun peşinden gitmeli bunun için?

Seçmek için iki kural sunacağım size: Biri olumlu, öbürü olumsuz.

-Birinci kural şudur: Daha henüz yeni çıkmış, ünlü de olsa, bir eseri hemen okuma. Bırak en büyük ayırt edici olan zaman, sessizce yapsın görevini. Bu görev zamanın o kitabı seçmesidir, onu “klasik” unvanı ile taçlandırmasıdır. Peki, “klasik eser” nedir? Hâlâ basılan, durmadan yayımlanan kitaptır o. Nitekim İngiliz yazarı J. Ruskin (1819-1900) kitapları ikiye ayırıyor: Günün kitapları, bütün zamanların kitapları. Klasik kitaplar “bütün zamanların kitapları”dır. Öyle ise -mademki zamanın da değerli- bu tecrübeden geçmiş olan kitapları oku, hiç olmazsa ilk yayınlanışının üzerinden birkaç yıl geçmiş olsun. Franz Kafka (1883-1924) şöyle katılıyor bu öğüde: Modern kitapların çoğu bugünün parıltılı yankılarıdır, çabuk söner. Sen eski kitapları okumalısın, klasikleri okumalısın. Eski olan, iç değerini dışa verir; yaşayacak olanı gösterir.

-İkinci kural: “Sana heyecan veren kitaplardan başka bir şey okuma.” Bu heyecan, bizim benliğimizle, öğreneceğimiz şey arasında uzlaşma olduğunu gösteren derin bir heyecandır. Ruhumuzun ta derinliklerine nüfuz eder, onu sarsar. Ona şöyle der: İşte sevdiğim şey! Eckerman da benimsemiş bu kuralı ki şöyle yazmış: İnsan yalnız hayran kalacağı şeyleri okumalı.

Öyle ise kendimizi zevklerimize, fakat gerçek zevklerimize kaptırmaktan korkmayalım. En güzel kitapları, en güzel kitapların en güzel sayfalarını, en güzel sayfaların da en güzel satırlarını, hatta sözcüklerini seçelim. Görüyorsunuz, sürekli seçiyoruz baştan beri. Bu süreci tanımak için şu ölçüt verilebilir: Diyelim ki hoşumuza giden bir sayfa keşfettik, kendi kendimize şöyle deriz: “İşte benim de düşündüğüm bu, işte ben de böyle yazmak isterdim.”

Seçmek usulüne dayanan bu kural, adeta kendimize bir muhafız alayı kurmamızı, can dostumuz olan kitaplardan oluşan küçük bir dostlar meclisi kurmamızı sağlayacaktır bize. Öyleyse bu dost kitapları çok iyi saklayalım, bir yere kapatalım, ciltletelim, kimseye vermeyelim.

C)  Ana Fikri Seçmek

Bir kitaba hâkim olan düşünceyi, ana fikri nasıl seçeceğiz?

1) Yapılması gereken şudur: Görünüşlerin karışıklığı içinden, değişmeyen ve hâkim olan ögeleri ayırt etmek, ardından diğer ögeleri bunlara, yani hâkim ögelere hakikî sıralarına göre bağlamak...

Diyelim ki bir ana fikri seçtik, ancak bununla yetinmemek, o fikre bir çekidüzen vermek gerekir; daha doğrusu, Aristo’nun dediği gibi, bu düşünce üzerinde düşünmek gerekir. Ne demek bu? Şu demek: Varsayalım ki kafamızda bir düşünce var. Bu düşünceyi, bu düşüncenin kendisini düşünmek için ne yapmalıyım?

-Bir defa böyle bir düşünceyi bulduk mu, ilk iş olarak sabırla ve devamlı bir dikkatle daha yukarıya çıkmak, prensibin prensibini buluncaya kadar yukarı çıkmak lazımdır. En sonunda bulduğumuz; öyle bir prensiptir ki artık ondan ötesine çıkamayız, çünkü o gerçekten ilk ögedir, R. Descartes (Dekart)’ın “saf tabiat” dediği şeydir.

-Fakat aynı zamanda, bu “çıkış” işleminin hemen arkasından, bunun tam tersi bir işlem yapmamızdüşüncemizin neticelerine ve uygulanmasına inmemiz, içinde sakladığı unsurlara doğru alçalmamız gerekecektir. Böylece düşüncelerimizi bir kavramlar silsilesi halinde sıralamak, sonra bu basamakları duruma göre inmek veya çıkmak mutluluğuna erişeceğiz. Doğabilimcilerin, botanikçilerin, kısacası ayırt etmek suretiyle çalışan bütün bilginlerin duydukları sevinç işte bu türdendir. Güzel bir sınıflama kadar keyif verici başka bir şey olabilir mi?

İnsana özgü “karakter araştırması” düşünceyi en güzel ve en verimli şekilde tahrik eder. Düşüncemize konu olan olgunun, başka olgulardan farklarını ve onlarla benzerliklerini araştırıp bulmak lazımdır. Bu işleme Aristo “tanımlama” diyor ve şu kuralı veriyordu: “Bir olguya özgü olan özelliği belirleyin. Bu olmadıkça tanımlama yapamazsınız.”

Bir yazarın eserini iyi anlamak için, o yapıttaki diğer bütün değerlerin, bilgilerin dayandığı ana ekseni bulmak lazımdır. Bu yöntem her türlü yöntemin üzerindedir. Napolyon’un şu ilkesi, söz konusu yöntemin farklı bir alana uygulanmasıdır; bakın, ne diyor: “Bir ülkenin merkez noktası iyice araştırılıp yetkiyle belirlendi mi, her şey basit, kolay ve belirli bir mahiyet alır. Bu merkez noktanın insana ne kadar güven ve rahatlık verdiği hayal bile edilemez.”

Fransız düşünürü H. A. Taine (1828-1893) ise aynı yöntemi araştırma faaliyeti ile ilgili olarak şöyle ifade ediyor: Bir araştırma yaparken, benim için en büyük zorluk; incelediğim şeyin belirli niteliğini, hâkim ögesini, tek sözcükle formülünü bulmaktır; çünkü her şey geometrik olarak ona bağlıdır.

2) Biraz da yazma usulüne değinerek tamamlayalım sözlerimizi.

André Chevrillon’un “çok faydalı” bulup kullandığı bir usul şudur:

-Önce her bölümün başında bulunan başlıklara göre konuların analitik bir listesini yap.  

-Asla başlarken veya bitirdikten sonra değil, bu işi, yazıp ilerledikçe, her satır başında yahut her paragrafta yap.

-Bunun için de en açık bilgiyi verecek tek bir satırın bile yeterli olduğunu unutma.

Peki, yazmak için gerekli düşüncelere nasıl ulaşacağım, o düşünceleri nasıl belirleyeceğim? İki Fransız filozofunun şu yol gösterici sözleri yeterli sanırım, bu soruyu yanıtlamak için:

F. Ravaisson (1813-1900): “Tabiat insana büyük bir lütuftur.”

H. Bergson (1859-1941): “Her düşünce, temiz bir heyecana dayanan zihinsel faaliyetten doğar.”

M. K. Atatürk’ün, bir yabancı gazeteye kadın sorunları hakkında bir makale yetiştirmek zorunda olan Afet İnan’ın, kitaplar arasında kaybolduğunu görünce, ona verdiği öğüt en az diğerleri kadar yol gösterici: “Okumayla ne uğraşıyorsun Afet, birçok görgülerin var ülke içinde… Onları dile getir, yeterlidir.”

 

İKİNCİ BÖLÜM:  AYIRT ETME

= Birbirine yakın anlamları ayırmak için gereken terimler, ne yazık ki dillerde tam manasıyla mevcut değildir.  Leibniz =

Bundan önceki bölümde bütün düşünme tarzları içinde üç tanesinin, seçme, ayırt etme ve tezatın öne çıktığını belirtmiş, bunlardan “seçme” yöntemini açıklamaya çalışmıştım. Burada ise ikinci usul üzerinde, “ayırt etme” üzerinde duracağım[iv].

I) İKİYE AYIRMA

 Antik Yunan filozoflarından Eflatun; (M.Ö. 427 - M.Ö. 347) dili, yani sözcükleri inceleyerek bilgi elde etmeyi denemişti. O, nesneleri isimler vasıtasıyla öğrenmemizi ister, “isimde öğretici bir nitelik var; isim öğretici (didactique) bir alettir” derdi. Büyük filozof, iyi düşünme sanatının özünü içerdiğini düşündüğü, ya da en azından buna zemin hazırladığına inandığı bir yöntem, “ayırt etme yöntemi”ni bulmuş, ders olarak vermiştir. “İyi bir diyalektikçi” diyordu, “konusunu doğal konuşma vasıtalarına göre ögelerine ayırmalıdır”. Bu işlem ona konuda bir takım bölümler, sınırlar ve doğal bağlantılar olduğunu gösterecektir.

Peki, iyi bir ayırt etme işlemi nasıl yapılacak? Bunun için tavsiye ettiği yöntem, “ikişer ikişer ayırma” yöntemidir. “İkiye ayırma yöntemi” olağanüstü güzel bir düşünme aracıdır.

İkiye ayırma da iki usule göre yapılır:

-Birincisi yapaydır, botanikçiler çok kullanır. Yeni keşfedilen bir bitkinin, genel tablodaki yerini belirlemeye yarar. Düşüncelerimizi birbirine bağlamak, düzenlemek için mükemmel bir metottur.

-Diğer usulde, tekmiş gibi görünen, fakat gerçekte çift olan anlamlar ayırt edilir. Bu usulde birbirine karışmış halde olan anlamlar birbirinden ayrılır, ayrı ayrı kullanılır, birbirine karşı konuma getirmek için her birine ayrı isimler verilir.

II) BİR ÖRNEK

 İkiye ayırma yöntemine somut bir örnek verirsem, eminim, nasıl bir şey olduğunu daha iyi anlayacaksınız.

İnsan karakterinin özelliklerinden cömertlikle cimriliği ele alalım.

Cömertlik deyince neyi kast ederiz? Başkaları için özveride bulunmayı, kendi varlığımızdan onlara bir şeyler vermeyi... Peki ya cimrilikten neyi anlarız? Sahip olduğumuz şeyleri, varlığımızı başkalarından esirgemeyi elbette… Cömertlik üzerinde biraz düşününce, çok geçmeden, iki tür cömertlik olduğunu fark ederiz. Bunlardan biri gösteriş için yapılandır. Bu tür cömertlik, insanın gururunu okşar, çünkü yapılan iyilik başkaları tarafından övülmektedir, bu da insanın hoşuna gider. İkinci tür cömertlik saklıdır, gizlidir; görünmek, bilinmek istemez. Şimdi bu iki tür cömertlik için ayrı ayrı sözcükler kullanılması, onlara ayrı adlar verilmesi gerekmez mi?

Gelelim cimriliğe… Onda da aynı “ikileşme” ile karşılaşırız. Moliére (Molyer)’in Harpagon’u, Balzac’ın Grandet Baba’sı, Walt Disney’in Varyemez Amcası gibi tiplerin temsil ettiği bir tür itici cimri tipi vardır. Fakat bir de aşağı yukarı tutumlu olmaya yakın olan, yani erdem sayılacak diğer bir cimrilik türü daha vardır. O zaman bunların da ayrı ayrı adlandırılması gerekiyor.

III) AYIRT ETME YETENEĞİ NASIL GELİŞTİRİLİR

Bir şeye ad vermek ne büyük bir zevktir.

“Âdem gibi, dört nehrin arasında / Gördüklerini adlandırabilen kimse bahtiyardır!”

Bu keyif; her şeyi isimlendirmek ve onların üzerinde hâkimiyet kurmaktan ziyade, ayırt etmenin insana verdiği hazdan ileri gelmektedir.

Ayırt etme alıştırmasını, dil aracılığıyla çocuklara yaptırmalıdır. Bir sözlük nasıl kullanılır, bunu gençlere öğretmek, verdiği zevki tattırmak, ödevlerini yaparken, sağladığı yardımı takdir ettirmek lazımdır. Sözlüklerde eşanlamlı kelimeler vardır, ancak bunlar bile birbirinden farklıdır. Bir dildeki terim zenginliği çoğu zaman birtakım zorunlu durumlardan doğar ve bize daha iyi ayırt etme, dolayısıyla düşünme imkânı sağlar.

Sözcükler arasındaki küçük farkları insan, özlerini aynı terimin ifade edebileceği iki varlığı karşılaştırınca daha iyi anlar. Fransız edebiyatçı Sainte – Beuve (1804-1869): “Her çeşit zekâ incelemelerinde, karşılaştırmalar, kıyaslamalar, tezatlar kadar hoşuma giden bir şey yoktur” demiş. Denemeci Joseph Joubert (1754-1824) de: “İki hakikati aynı zamanda görmesini severim: İyi yapılan her kıyaslama bize bu imkânı bahşeder” diyor. Sen de bu soylu uğraşa kendini verebilirsin, değerli okur! Konuları, varlıkları ve anlamları birbiri ile karşılaştır: İlk bakışta pek az farklıymış gibi görünen bu şeyler arasında önemli farklar olduğunu keşfettikçe büyük keyif duyacaksın, söylendiği gibi birbirine benzediklerini kabul etmeyeceksin.

Öyleyse, birbirine benzeyen varlıklar arasındaki farkların peşine düş, onları gün ışığına çıkar. Kıyaslama insan için devamlı bir uğraş haline getirilebilir. Kafayı doldurmaya yarar. Yapacak bir işin mi yok? Öyleyse vaktini kıyaslama ile geçir. Otobüste, odada, şu bankta otururken hep karşılaştırma yap. Karşıdaki iki adamı, şu iki ağacı, tabloyu birbiriyle karşılaştır. Pascal şöyle demiş: “İnsan ne kadar zeki ise, çevresinde o kadar çok orijinal insan olduğunu fark eder.”

Aşk, bir tek varlıkla yetinir; seven insanı taptığı varlığın dışındaki her şeye karşı kayıtsız kılar. Ancak bir de aşka yakın bir zekâ vardır. O da aynı türden varlıkları birbirinden ayırt edebilen zekâdır.

IV) BÖLMENİN SAKINCASI

Bölme (ayırma) usulünün sakıncası nelerdir? Kısaca buna da değinelim. Bölmek her zaman tehlikeli bir işlemdir, çünkü hakikati bölüyorsunuz ve bu bölme işlemi yapaydır, ancak bize yapay değilmiş gibi görünebilir. Oysa Doğa’da hakikatler birbirinin içine girmiş bir durumdadır. Biz ise onları birbirinden ayırırız ve her birini kendi içine kapatırız. Daha doğrusu, bizim hoşumuza giden, işimize gelen bir takım sistemler vücuda getiririz. Bu yaptığımız, doğal bir şey değildir.

O halde ayırt etme yöntemine, sonradan daha iyi birleştirmek koşuluyla başvurmalıyız.

 

 

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM: KARŞITLIK

= Aykırılık düşünceyi en çok heyecanlandıran bir tutkudur; aykırı düşünceleri olmayan

bir fikir adamı tutkusuz bir âşığa bezer.  KIRGEGAARD =

 

Bundan önceki iki bölümde düşünme yollarından, seçme ve ayırt etme üzerinde açıklamalar yapmıştım. Bu bölümde ise üçüncü ve son usulü, “karşıtlık” (tezat) yöntemini anlatmaya başlıyorum[v].

I) DÜŞÜNCE VE MUHAKEME ÜZERİNE

İnsanda yaratılıştan var olan bir düşünme tarzıdır karşıtlık.

A) Düşünce, insanın kendi kendisine karşı giriştiği muhakemelerden ve kendi içinde meydana gelen bir takım tezatlardan, karşıtlıklardan ayrı değildir hiçbir zaman. Düşünme öyle dümdüz, rahatça akıp giden bir süreç değildir. Tersine, düşünme; insanın birtakım engellere göğüs germesini, kendi kendisine zorluklar çıkarmasını, kendi kendisini sıkıntıya sokmasını, kuşkulara düşürmesini gerektirir. Sokrat’ın (470-399) dostlarını şaşırttığı söylenir, fakat o herkesten önce kendi kendisini şaşırtan bir insandı. İstihzalı konuşmaları, çoğu zaman insanı yanıt veremeyecek duruma sokan basit sorular sormaktan ibaretti; çünkü bu tür sorular, en temel prensipleri harekete geçiriyordu. Bu sebeple diyebiliriz ki dünyada en uzun ömürlü olan yapıtlar; temeli, insanın kendi içindeki çatışma ve mücadeleler olan yapıtlar olmuştur.

Eflatun (427-347) da bu yöntemi az çok biliyor, kullanıyordu. Yazılarında Sokrat’ın görüşlerine muhalif görüşte olan tipler yaratır; bu şahıslar inatçıdır, anlamamakta direnirler. Aristo (384-322) da, kullanmamakla birlikte bu usulü biliyordu. O önce, yolu üzerine taşlar koyar, sonra bu taşların yerlerini değiştirir, ya da bitmek bilmeyen bir sabırla onları çevirir de çevirir. Saint – Thomas’ın (1225-1274), Somme adlı eserinin her bölümünde kullandığı formül “Sed contra est”dir[vi]Onun yöntemi de, zıt olanı, savunduğu teze karşıt olanı araştırmaktır. Sonra, koyduğu sıraya göre sorunu halledince, kendi kendisine yapmış olduğu itirazları ele alır ve her birine sırasıyla yanıt verir.

Henry Bergson’un (1859-1941) da karşısında bir engele ihtiyacı vardı; bunun için, o da kendisine seve seve hasımlar yarattı. İlk yapıtında “psiko-fizisyenler”e hücum etti, “Madde ve Hafıza” kitabında J. M. Charcot’a ve Tıp Okulu’na… Yaratıcı Evrim’de ise Spencer’e ağır eleştiriler yöneltti.

Engeller ilerlemenin önünü açan çarelerdir. Diyalektik için de aynı şey söylenebilir: O hakikat değildir ama insanın kafasında hakikati kışkırtır; tıpkı çakmak taşının, vurulduğu zaman ateş çıkarması gibi.

İnsanın, itiraz edebilmesi için muarızına her türlü kolaylığı sağlaması, düşünce bakımından cesaretin ta kendisi değil midir? İtiraz safhasını atlatan bir düşünce artık tecrübeden geçmiş bir düşüncedir. Karşısındakine ödün vermekle işe başlayan biri, gerçekte zaferini ilan ediyor demektir.

Jean Guitton öğrencilerine “düşünmeye en çok yardım eden sözcükler hangileridir” diye her sorduğunda şu üç ifadeyi sıralıyormuş: Derlerse ki... (Bu sayede, itiraz edilebileceğini düşünmüş olursunuz). Şüphesiz...  (Ödün vermiş olursunuz). Fakat (Muhakemeyi bir formül halinde sunmuş olursunuz). Ve ekliyormuş: “Fikirlerinize bu şekilleri verirseniz, onları birer düşünce haline getirebilirsiniz.” Şu örneklerde olduğu gibi: Şüphesiz insanlara özgürlüklerini vermek gerekir, fakat bundan önce düzeni sağlamak yerinde olur.” Eğer böyle diyorsanız, siz muhafazakâr görüşlü, sağda olan birisiniz demektir. Sağ görüşlü yöneticiler hoşlanacaktır konuşmanızdan. Eğer şüphesiz düzeni sağlamak gerekir, fakat özgürlüğü tercih etmek yerinde olur” deyip aksi bir sav ileri sürerseniz, soldadır, değişim taraftarları arasındadır yeriniz. Bu takdirde halkın desteğini alırsınız.

B) Düşünmeyi tahrik eden yazarlar vardır. Herkes kendi yazarını bulmalıdır. Hangi yazar birçok kanaatinizi sarsarsa işte odur sizin yazarınız. Blaise Pascal’ın (1623-1662) elinden Montaigne (Monteyn)’in eserleri düşmezmiş; halbuki hayran olduğu bu yazarın görüşleri kendi görüşleriyle taban tabana zıttı. Pascal şüphecilerin kanıtlarından, şüphecilerden daha çok etkilenen bir yazardı.

Kısacası, yaradılıştan o kadar ağır, o kadar uyuşuk olan düşüncenin biraz öfkeyle harekete geçmesi bir ihtiyaçtır. Sağlam bir itirazın verdiği şaşkınlık, düşünceyi uyuşukluktan kurtarır. Sakin bir öfke kadar faydalı başka bir şey yoktur. Bu şekilde hareket ederek eleştirmenlerine göğüs gerenler, sözü muarızlarına bırakanlar; herkese nasip olmayan bir üstünlük elde etmiş olurlar. İtiraza uğramış bir düşünceden kaynaklanan bir muhakemenin de o nispette doğru olabileceğini kabul etmek gerekir. Bütün bu ve diğer bazı sebeplerden dolayı düşüncemizin zıddını da hesaba katmak, düşünme faaliyetimizi besleyip geliştiren bir yöntemdir.

C) Herhangi bir düşünce tasavvur edelim. Bu düşüncenin sokaktaki adamın zihninde büründüğü şekille, bir fikir adamının kafasında aldığı şekil arasındaki fark nedir? Bu soru önemlidir, çünkü bütün öğretim sisteminin gayesi, düşüncemizi başkasına intikal ettirebilecek bir fikir haline getirmektir. Sorumuzun yanıtı şu olabilir: Söz konusu düşünce sade insanın kafasında bir onaylama şeklinde belirir; buna karşılık fikir adamının kafasında bir sonuç olarak kendini gösterir. Başka bir deyişle, ilkinde düşünce bir başlangıç noktasıdır, ikincisinde ise bir bitiş noktası!

İnsanın kendi düşüncesini harekete geçiren, bu düşünceyi derleyip toparlayan geleneksel ve kalıcı bir yol ne olabilir? Bence şudur böyle bir yol: Her şeyden önce, düşündüğümüzün tersini de göz önünde bulundurmalıyız. İleri sürdüğümüz fikrin zıddını kavrayıp ifade etmeliyiz. Ona yönelik itirazların kanıtlarını öğrenip ortaya koymalıyız. Daha somut olarak söylemek gerekirse, karşımızda bir muarız bulunduğunu varsayarak, bizim düşüncemizin aksini makul bir şekilde savunduğunu kabul etmeliyiz. Böylece, kendi düşüncemize, iki taraflı bir hareket sayesinde daha sağlam bir şekil vermiş oluruz.

II) SAÇMA ŞEYLER DÜŞÜNMEK  

Düşünme sanatının her şeyden önce bir hayran oluştan ibaret olduğunu daha önce söylemiştik. Bu hayran olma işini daha kolay bir hale getirmenin bir yolu var mıdır acaba? Daha verimli birtakım usuller, bazı reçeteler tavsiye edilebilir mi?

Diyebiliriz ki icat dediğimiz, buluş dediğimiz şey düşüncenin çiçeğidir. Eğer böyle ise, bu takdirde bir buluş sanatından söz edebilir miyiz? Ne yazık ki böyle bir sanat yok.  Mademki yok, o zaman düşünmeyi kolaylaştıracak bir sanatı tasavvur edebiliriz. Bu sanatın başlıca tavsiyesi şu olacaktır bize: “Garip, birbirine zıt, saçma şeyler düşünmekten korkmayın.”

Peki,“Saçma” dediğimiz şey nedir? Saçma “yersiz, akla aykırı, tutarsız” demektir. İki de türü vardır bunun: Bir saçma vardır ki mutlaktır, düşünceye engel olur, onun kaynağını kurutur; dört köşeli bir daire tasavvur etmeye kalkışmak gibi... Fakat bunun yanında, öyle bir saçma türü daha vardır ki itibarîdir (saymacadır), gelenekten kaynaklanır: Çoğu zaman, imkânsız dediğimiz, yani “saçma” olarak gördüğümüz şey aklımızın ermediği, düşünme alışkanlığımıza uygun olmayan şeydir. Bu “saçma” türlerini birbirinden ayırmak da oldukça zordur.

Her icat, her yeni buluş başlangıçta kolay savunulamaz, aykırı bir düşünce olarak karşılanır; icadı yapan da aynı sebeple hücuma, haksızlığa uğrar, alay konusu olur. Birçok matematik ve fizik gerçekleri önceleri birer çelişki olarak kendini göstermiştir. Edison (1847–1931) yardımcısı Rosanof’u, arka-arkaya uğradığı başarısızlıkları karşısında cesaretlendirmek için şunları söylemiştir: “Şimdiye kadar hep makul şeyler denediniz, fakat makul şeylerin insanı başarıya ulaştırmadığını unutuyorsunuz. Allah’a şükrediniz, Rosanof, artık deneyeceğiniz makul şey kalmadı; bundan böyle makul olmayan şeylerle meşgul olmak zorunda kalacaksınız. Elektrik lambasında kullandığım ilk tellerin neden yapıldığını biliyor musun? Yüz yıl düşünsen tahmin edemezsin dostum: Peynirden, Limbourg peynirinden! Bana bir kimya kitabında buna dair tek bir satır gösterebilir misin?” Bu örneğe biz de Riemann geometrisini, Lobaçevski geometrisini ekleyebiliriz. Öklit “bir doğruya bir noktadan ancak tek bir paralel çizilebilir” diyordu. Örneğin Lobaçevski, kendi geometrisini bunun tersi bir önerme üzerine kurdu: "Bir noktadan bir doğruya sonsuz sayıda paralel doğru çizilebilir."

Öyleyse diyebiliriz ki düşünme sanatının bir şekli de her şeyin, bir an için, olduğundan başka türlü olduğunu, ne ise onun aksi olabileceğini varsaymaktan ibarettir.

İşte sana değerli okur, bu verimli yöntemin aşamaları:

-Herhangi bir cümle alınız, basit, herkesin bilip anlayabileceği... Bu birinci zamandır.

-Cümleyi, bir eldiveni ters çevirir gibi çevirip aksini söyleyiniz: Bu suretle, aykırı bir cümle, garip bir şey elde etmiş olursunuz, daha doğrusu saçmalamış olursunuz. Bu da ikinci zamandır.

-Üçüncü zamanda ise, görünüşte saçma olan bu cümlenin, bu garabetin, bu aykırılığın gerçeğin beklenmedik bir tarafını keşfetmeye yarayıp yaramadığını bulmaya çalışınız.

İşte somut bir örnek: Ekonomide J. M. Keynes’e kadar paranın ekonomik olayları etkilemediği, sadece bir örtü olduğu görüşü egemendi. Keynes bu ifadeyi ters yüz etti, kendi kendine şöyle dedi: Para ekonomik olguları etkiler, o bir örtü değil, bir aktördür. Böylece iktisat biliminde yepyeni bir düşünce sisteminin önünü açmış oldu.

III) DİYALEKTİK YÖNTEM

Diyalektik, “karşıtları kullanarak gerçekleştirilen akıl yürütme”dir. Birbirine zıt unsurları kullanmak diyalektik yöntemin başlıca özelliğidir. Öyle düşünürler vardır ki, hiç de diyalektikçi değillerdir. Sorunu ortaya koymakla, olguları sınıflandırmakla, etraflıca anlamakla yetinirler; olgularda bir düzen olup olmadığını araştırmak onların başlıca merakıdır. Diyalektikçi dediğimiz kimse farklıdır. Kavramları birbirinden ayırdıktan sonra, varlığın nasıl meydana geldiğini öğrenmek için, bu kavramların birbirlerini ne tarzda oluşturduklarını araştıran insandır o.

Doğayı incelemekten hoşlanan kimseler için diyalektikten daha mükemmel bir uğraş olmasa gerek. Mevcut olan bir şeyi keşfetmek ve anlatmakla, bir hakikatin başka bir hakikatten nasıl doğduğunu keşfetmek arasında fark vardır. Örneğin Aristo, diyalektiğe ilgi göstermemiş olan bir dehadır. Oysa Eflatun’da, onun aksine, birçok yetenekler arasında bu da vardı. Aristo, örneğin bir makineyi tasvir etmekle yetinir. Eflatun ise makinenin içine nüfuz eder; onun nasıl çalıştığını, parçalarını, çarklarını anlayıp anlatmak ister.

A) Nasıl bir şeydir diyalektik metot, prensibi nedir?

Varlığı teşkil etmek, yeniden kurmak, tezatları keşfetmek diyalektik faaliyetin prensibidir. Bir diyalektikçi olmak için bir tezatlar çifti bulmak yeterli değildir. Düşüncenin harekete geçmesi için, üç unsur lazımdır, iki değil. Hakikati meydana çıkaran da tezatların bu karması, daha doğrusu birleşmesidir. İki taraflı sistemler diyalektik değildir, çünkü zıt unsurlar her ne kadar birbirlerinin yerlerine geçerlerse de birbirlerini meydana getirmezler.

Örnek verelim, söz gelişi sevgi kavramının nasıl doğduğunu araştırmaya çalışalım. Önce birbirine zıt iki kavramı, zekâ ve iradeyi ele alacağız. Bunlardan ilki temaşa (seyir) prensibi, diğeri yani irade ise, birlik ve hareket prensibidir. Sevgi denilen şey işte bu iki prensibin anlaşmasından, kaynaşmasından meydana gelir. Sevgi hem pasiftir hem aktif, hem görür hem ister; daha doğrusu, benliğimizde gören ve isteyen unsurları doğuran çok sade bir şeydir. Aralarındaki tezat dolayısıyla bu iki kavram sadece birbirlerine dayanmakla kalmazlar, fakat bundan başka, içinde tezatların kaybolup gittiğini, eridiğini gördüğümüz üçüncü bir unsurda son bulurlar: Sevgi!...

B) Tezatları inceleme işini mükemmel dereceye götürenler, muhakkak ki, İsa’dan sonra Üçüncü Yüzyıl’da Mısır’da yaşamış olan, Eflatun’un tilmizleridir ( bunlar felsefe tarihinde İskenderiyeliler yahut Yeni Eflatuncular adıyla anılmaktadır). Bu filozoflara göre, her manevî hakikat birbirini izleyen üç safhadan geçer:

-Başlangıçta öyle bir an vardır ki, hakikat henüz anlaşılması zor ve belirsiz bir haldedir, tıpkı denenmeden önceki herhangi bir icat gibi.

-İkinci safhada ise, bu fikir dağılır ve sanki bir inişe tabi imiş gibi düşüverir. İşte bu safhada hakikat parçalanır ve çoğalır; bu durum anarşik bir durumdur; eğer kaynağa, yani başlangıçtaki ilk âna doğru bir çıkış olmazsa, hakikat namına ortada bir şey kalmaz.

-Üçüncü safhada karışıklık düzelir, birinci safhaya dönülür. Fakat bu dönüş daha verimli, daha dengeli ve sürekli bir halde olmaktadır.

Bu söylediklerim soyut şeylerdir, fakat her şeyin elle dokunulur olduğu siyasi tarihin diliyle daha kolay ifade edilebilirler: Örneğin monarşi olgusu… Monarşi halkın düzeyine inerek demokrasi olur, fakat yeni bir iktidar sayesinde birlik sağlanamayacak olursa, çok geçmeden bu rejim demagogların elinde yok olur gider, büyük olasılıkla “oklokrasi”ye dönüşür. Bence bugünkü Türkiye’deki demokrasi uygulaması buna güzel bir örnek teşkil eder.

Eski devirlerde yaşayan insanlarda ne de çok ustalıklı fikirler varmış. Örneğin, her şeyin bir zıddı yahut mukabili olduğunu farz ederek, ne kadar çok hakikat keşfetmişler, doğrusu insan şaşıyor. Bu zıt veya mukabil unsuru araştırırken, birinci, ikinci yahut üçüncü safhadan hangisine ait olduğunu belirliyorlar ve diğer iki unsuru da düşünerek bulmaya çalışıyorlardı. Bu usul onlara yeni yollar açıyordu, çoğu zaman hayli uzaklara götüren yollar...”

***

SONUÇ

Açıklamış olduğum üç düşünce şekli (seçme, ayırt etme, karşıtlık) ile, sayılardan ilk üçünün gizemi arasında bir ilişki olabilir mi? Seçmekle birlik arasında bir bağ olabilir mi? Ayırt etme ikiliği gösterir mi? Anlamların karşılaştırılması çoğu zaman, tezatları sinesinde birleştiren üçüncü bir unsura varır, üçlü düşünmeyi sağlar. Bunu temel almak suretiyledir ki Auguste Comte, 1 sayısının her türlü sistemleştirmeyi temsil ettiğini, 2 sayısının her zaman bir anlaşmaya işaret ettiğini, 3 sayısının da daima bir ilerlemeyi gösterdiğini ileri sürmüştür.

Çölde bir su kaynağına yaklaşan bir insan gibi arada sırada dönmeni isteyeceğim biricik düşünce ey okur,  araçlarla amacı, düşünme yöntemleriyle düşüncenin kendisini birbirine karıştırmamandır. Kuşkusuz seçeceksin, ayırt edeceksin, tezatlara başvuracaksın. Ancak dikkat! Bir şeyin esasını, gerçekten esas olduğu takdirde seçeceksin. Ayırt etmeleri, varlığın kendisiyle olan bağlarını bulmamıza yardımcı oluyorsa savunacaksın. Tezat oluşturmak iyidir, ancak tezatların bütünleştiği durumu da bulmak kaydıyla!

Düşünceyi hazırlayan birçok yöntem vardır, fakat bunlar düşüncenin kendisi değildir. Düşünce, ancak bu unsurlara hâkim olduğu, kendi kendisini düşündüğü yahut kendisinde özünü bulduğu varlıkla bağlantıya geçtiği zaman düşüncedir. Sokrat’ın istihzası, Eflatun’un diyalektiği, Descartes (Dekart)’ın metodu, Kant’ın sistemi, Hegel’in veya Auguste Comte (Ogüst Kont)’un üç unsurlu düşünme biçimi, … bunların hepsi birer araçtan ibarettir.

Daha ötelere, çok daha ötelere gitmek lazımdır.

 


[i] İfrat: Ölçüyü aşma, ileri gitme; Tefrit: Tutum ve davranışta gereğinden aşağıda kalma (İfrat karşıtı).

[ii] Daha fazla bilgi için bakınız: Cihan Dura, Düşünme Araştırma Yazma, Ekin Kitabevi, Bursa, 2005, ss.16-21.

[iii] “Kombinezon” sözcüğü burada “birtakım ögeler birbirinden farklı tarzlarda bir araya getirildiğinde, bu tarzlardan her biri” anlamında kullanılıyor.  

[iv] Jean Guitton, Düşünme Sanatı, age., ss. 67-75

[v] Jean Guitton, age, ss. 77-114

[vi] Bu Latince deyişin anlamını bütün aramalarıma rağmen bulamadım.



Bu sitede yer alan bilgiler İkinci Bölge Haber adresi kaynak gösterilmeden kullanılamaz. Tüm hakları Telif Hakları Yasası'nca korunmaktadır. Yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir.
İnternet Gazetemizde yayınlanan Haber, Makale, Video, Galerilerdeki kategori Resimlerinin Yayınlanmış olması desteklediğimiz anlamını taşımaz.

FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

HABER ARA
ÇOK OKUNAN HABERLER
VİDEO GALERİ
FOTO GALERİ
loading...
GÜNDEM'DEN BAŞLIKLAR
YUKARI