Bugun...
DEMOKRATİKLEŞME PAKETİNİN İÇYÜZÜ


Prof. Dr. E. Semih YALÇIN
 
 
facebook-paylas
Tarih: 12-10-2013 09:38
     

Demokratikleşme Paketinin Hedefi Nedir?

AKP iktidarının amacı demokratikleşme ve ileri demokrasi değildir. Açıklanan paketle ayrışma yolunda uzun bir adım daha atılmıştır. Hükümet çevrelerinde sözde çözüm sürecini hızlandıracak adımlar olarak nitelendirilen Demokratikleşme Paketinin iki ana hedefi vardır: Birincisi küresel aktörlere ve PKK'ya verilen sözleri yerine getirmek, ikincisi de iktidarı elde tutmaktır. 

PKK-BDP ikilisi ve taraftarlarınca demokratikleşmeden kastedilen ise, Türkiye'de demokrasinin güçlendirilmesi ve geliştirilmesi değil, ayrılıkçı Kürtlerin egemenliği ve topraklarımızı paylaşma isteğidir. 

Demokratikleşme Paketi, PKK'ya verilen tavizlerin manzumesidir. Ne yazık ki bölücülere verilen tavizler, kamuda başörtüsü yasağının kaldırılması gibi AKP'nin istismar ederek nemalandığı bir konunun arkasına gizlenmektedir.

İktidarın Demokratikleşme Paketi İmralı  mutabakatının bir sonucudur. Paket, MİT tarafından terörist başına götürülmüş ve onayı alınmıştır. Pakete, ayrılıkçı Kürtlerin isteklerinden ibaret ve PKK'nın dayatması olarak görünmemesi için sosyal devlet makyajı yapılmıştır.

Pakette, bölücü mihraklara verilen tavizler aşağıdaki hususlarda toplanmaktadır:

  • Özel okullarda farklı dil ve lehçelerde eğitim imkânı getirilmesi,
  • Alfabe değişikliği,
  • İlkokullarda millî andın kaldırılması.
  • Yer isimlerinin değiştirilmesi,
  • Siyasi partiler Kanunu'nda değişiklik yapılması, 
  • Ceza Kanunu'na nefret suçu kavramının eklenmesi
  • Dar ve Daraltılmış Seçim Sistemi
  • Nevşehir Üniversitesi'nin değiştirilmesi,
  •   Başörtü meselesi

           Bu önemli hususların ayrıntıları üzerinde biraz durmakta fayda görüyoruz:

 

       Anadilde Eğitim Meselesi

       Türkiye'nin anayasa ile belirlediği tek dili Türkçedir, eğitimin dilinde de teklik esastır. Buna rağmen kendisini Türk kimliğinin dışında tanımlayan PKK-BDP ve yanlıları, AKP hükümetiyle kapalı kapılar ardında yaptıkları silah bırakma pazarlığında, birçok taleple birlikte anadilde eğitime de izin verilmesi şartını masaya getirmişlerdir. Türkiye'de anadilde eğitimi hak olarak gören zümrelerin başta gelen iddiası, Avrupa ülkelerinde de çok dilli eğitim yapılmasıdır. AB normlarını gerekçe gösteren bu gruplar, Türkiye'nin demokratikleşmesi için anadilde eğitimin önünü açacak adımlar atılması gerektiğini savunmaktadırlar. 

Oysa Avrupa ülkelerine bakıldığı zaman resmî dillerine sıkı sıkı sarıldıkları ve tek dilli eğitim yaptıkları görülmektedir. Neredeyse hiçbir Avrupa ülkesi çok dilli eğitim yapmamaktadır. Fransa, Fransızca dışında hiçbir dille eğitime izin vermemektedir. Belçika'nın kısmen çift dilli eğitim yaptığı söylenebilir. Ancak bir yıldan fazladır devlet başkanını seçemeyen Belçika'da vatandaşlar arasındaki kutuplaşma artmaktadır. Fransızca konuşan Belçikalılar ile Flamanca konuşan Belçikalılar arasında iletişim sorunu vardır ve ülke ayrışma noktasına gelmiştir. 

Farklı milletlerden ayrım gözetmeyen bir Amerikan toplumu yaratan ABD'de de eğitim dili tektir. Sosyal bütünlüğün devamı ve kalıcı olması açısından bu ülkede anadilde eğitime izin verilmemiştir. 

Her ülke üniter yapısını korumak için vatandaşlarına resmi dilini öğretmek ve vatandaşlık bilincini oluşturmak zorundadır. Bu bağlamda Türkiye de, üniter devlet yapısını korumak için eğitim dilini Türkçe olarak sürdürmek durumundadır. Türkiye'de de sosyal yapıyı ayakta tutan hassas dengelerin korunması açısından eğitimde ve eğitim dilinde teklik büyük önem arz etmektedir. Özel okullarla sınırlanarak da olsa, anadilde eğitime izin verilmesi, toplum kesimleri arasında ayrışmaya ve bölünmeye zemin hazırlayacaktır. Bu konuda vatandaşların açacağı bazı davalar, özel okullarla başlayan etnik dilde eğitim furyasının, zamanla devlet okullarına da sıçramasına yol açacaktır. 

Diğer yandan, eğitim dilinin teknik ölçüde modern eğitime elverişli olması şarttır. Etnik dillerle eğitim denemesi, gençlerin istenilen seviyede yetişmesini ve fırsat eşitliğinden yararlanmasını önleyecektir.

Anadilde eğitime izin verilmesi, Türkiye'de toplumsal yapıyı hücrelerine kadar ayrıştırmaya yönelik bir girişimdir. Bu da mikro milliyetçiliği teşvik edecek ve bölünmeyi hızlandıracaktır. 

Ayrıca anadilde eğitim pratikte de mümkün değildir. Ülkede mevcut 30'un üzerindeki etnik grubun dilinde eğitim verebilmek için bu dilleri bilen her branşta öğretmenler yetiştirmek gereklidir. Bu okullardan mezun olan insanları istihdam etmek de mümkün olmayacaktır. Örneğin Zazaca öğrenim görüp doktor olmuş bir vatandaşın yanına diğer dilleri bilen bir tercüman istihdam edebilmek mümkün değildir. Doğuda ve güney doğuda yaşayan vatandaşlarımızın büyük bir çoğunluğu Türkçeyi ilköğretimde öğrenmekte, vatandaşlık bilinci kazanmakta ve devlet kurumlarıyla iletişim kurabilmektedir. 

Ne yazık ki Anayasa Uzlaşma Komisyonu toplantılarında anlaşmazlık sebebi olan hususların başında anadilde eğitim ve vatandaşlık tanımı gelmektedir. Toplantılarda BDP'nin gündeme getirdiği anadilde eğitim talebi, millî devlet yapısını ortadan kaldırmaya yöneliktir. PKK-BDP doğrudan milletin bütünlüğünü hedef almakta ve iki ayrı milletten bahsetmektedir. Bu isteği anayasal zemine taşımak, yeni bir millet inşasına kapı aralamaktır. PKK-BDP'nin de isteği bu yöndedir. 

BDP'nin komisyondaki temsilcilerinden biri, "Sadece bir dilin öğretilmesi yetersiz. İnsanlar anadillerini, örneğin bir doktor, avukat olarak da hayatta kullanabilmeli. Bu nedenle anadil eğitimi hayata geçirilmeli" görüşünü dile getirmiştir. 

Anayasada Türkçeden başka bir anadilin yer alması ve Türkçeden başka dilde eğitime imkân tanınması, egemenliğin Türk milleti dışında bir unsur tarafından paylaşılması demektir. Bunun içindir ki MHP Türkçe eğitimde ve tek dilde ısrar etmektedir. Türk toplumunun parçalanmasına zemin hazırlayacak bir talebe MHP'nin evet demesi mümkün değildir. 

 

Alfabede Değişiklik

AKP liderinin klavyelere özgürlük şeklinde açıkladığı alfabe değişikliği, uygulamada PKK mensuplarının işini kolaylaştırmak için getirilmiştir. Meselenin eğitim ve kültüre dönük hiçbir ciddi tarafı yoktur; X, W, Q harflerinin kullanılmasına izin verildiğine dair karar ciddiyetsiz ve amatörcedir. Hâlbuki alfabe değişikliği, Türkiye ve Türk dünyasının çağdaş ihtiyaçları göz önüne alınarak, ilmî metotlar çerçevesinde çözümlenmesi gereken bir meseledir.

Aslında alfabe meselesi MHP için de önem arzeden konular arasında yer almaktadır. Ancak bu hususta AKP'nin yaptığı gibi sadece PKK'nın istediği birkaç harfi alfabeye dahil etmek yerine bütün Türk dünyasını içine alan geniş kapsamlı bir alfabe reformu düşünülmelidir. 

Çünkü alfabe meselesi sadece Türkiye Türklerini ilgilendiren bir mesele değildir. Konuyla ilgili tartışmalar Osmanlı döneminde bile yaşanmış ve Cumhuriyet'e intikal etmiştir. Cumhuriyet döneminde Latin harflerine geçildikten sonra Türk dünyasıyla alfabe bağımız kopmuş, Türk illeri Sovyet boyunduruğuna girdikten sonra ayrı milletlermiş gibi parçalara bölünerek eğitimde Kiril alfabesi dayatılmıştır. SSCB'nin çöküşünden sonra ise Türk dünyasında kucaklaşmanın yeniden önü açılmıştır. Bugün Türk dünyasında kültürel birliğin sağlanması için ortak zemin Türkçedir ve Türkçenin de ortak bir alfabe ile yazımıdır. O bakımdan Türk Cumhuriyetleriyle münasebetlerde geleceğe ilişkin atılacak adımlar arasında ortak alfabe sistemine geçilmesi, başta gelen hususlardandır.

SSCB'nin yıkılışının arifesinde başlayan ortak alfabe tartışmaları, bilimsel düzeyde devam etmiş, 18-20 Kasım 1991 tarihinde İstanbul Marmara Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsünde toplanan Türk dilbilimciler, ortak alfabe konusunda ilk somut  kararı almışlardır. Çağdaş Türk Alfabeleri konulu toplantıya Türkiye'den başka Azerbaycan, Kazakistan, Kırgızistan ve Türkmenistan'dan 28 dil bilimci katılmıştır. 

Buna göre, Türk dünyası için geçerli 34 harfli bir Latin alfabesi belirlenmiştir. Yeni ortak alfabe, 29 harfli Türkiye alfabesine bazı Türk lehçelerinde mevcut sesleri karşılamak üzere "Ä ä(Açık e), X x, Q q, Ñ ñ, W w" harflerinin eklenmesi uygun görülmüştür. Bu harflerden üçü, birinin yazımı ve karakteri farklı, sesi aynı olmak üzere, bugünkü Azerbaycan alfabesinde kullanılmaktadır: ə(Açık e), x ve q. Azerbaycan alfabesi, ə, x, ve q harfleri haricinde Türk alfabesinin aynısıdır.

Ortak alfabeye geçiş yönündeki bilimsel çalışma ve kararlar bundan sonra da sürmüş, ancak hükümetler düzeyinde henüz bir girişimde bulunulmamıştır. AKP hükümetinin Türk dünyasının ortak hedefleri gibi bir derdi ve politikası olmadığı için, mevcut hükümetten bu istikamette bir teşebbüs beklemek muhaldir. 

 

İlkokullardaki Andın Kaldırılması

İlkokullardaki öğrenci andının kaldırılmasının arkasında da Türklüğe ve Türk kimliğine karşı bir tavır yatmaktadır. AKP hükümeti üniter yapının korunması ve Türk adı altında bir millî kimlik oluşturulması çabalarını tamamen ortadan kaldıran adımları atarken, eğitimde de bunun izlerini silmeye çalışmaktadır. Başbakan Erdoğan'ın her vesileyle dilinden düşürmediği milletimiz kavramının ne kadar mesnetsiz olduğu da böylece ortaya çıkmıştır. Bu AKP kurmaylarının milletten Türk'ün dışında bir varlığı anladığının işaretidir. 

Hatırlanacağı üzere Danıştay Türk kavramının bir ırkı değil bir milleti ifade ettiği yönünde karar vermişti. İlköğretim Kurumları Yönetmeliği'nin 12'nci maddesinde bulunan "Öğrenci Andı"nın Anayasa'ya, uluslararası sözleşmelere ve insan haklarına aykırı olduğu gerekçesiyle kaldırılması için 2011 yılında Danıştay'a dava açılmıştır. Danıştay savcısı, dava ile ilgili görüşünde, ant metninde insan haklarına, anayasaya ve Milli Eğitim Temel Kanunu'na aykırı bir durum olmadığını belirtmiştir. Savcının çarpıcı mütalaasında şu görüşlere yer verilmiştir.

"Dünyadaki bütün medeni uluslar kendi vatandaşlarına insanlık değerlerini vatan ve ulus sevgisini öğretmektedir. Öğrenci Andının her gün Türkiye Cumhuriyeti'nin sınırları içerisinde bulunan bütün ilköğretim okullarında, yabancı öğrenciler kapsam dışında tutularak okutulmasının Türk ilköğretim sisteminin bir parçası olarak değerlendirmesi gerekir" 

Bu görüş dikkate alınarak çıkarılan Danıştay kararında, andın ırkçı söylemler içermediğine, Türk kelimesinin bir ırkın değil, bir milletin ortak adı olduğuna dikkat çekilerek, "Andımız"ın kaldırılması talebi reddedilmiştir.

Başlangıçta adaletsizliklerden şikâyet eden, ancak iktidara geldiği günden beri yargı üzerinde bir vesayet rejimi kuran AKP iktidarı, hukukun üstünlüğü kavramını rafa kaldırmıştır. Türkiye'de yargının temel organlarından biri olan Danıştay'ın söz konusu kararına rağmen AKP iktidarının bu girişimi, hukuk tanımazlığın, dağ kanunlarıyla ülkeyi yönetme niyetinin bir örneğidir.

Diğer taraftan andın kaldırılması kararı, AKP iktidarının, Türk toplumunun fertleri arasında mensubiyet şuurunu ve aidiyet duygusunu ortadan kaldırmayı hedef alan ayrıştırıcı planlarının bir başka numunesidir.

 

Yer isimlerinin değiştirilmesi

AKP iktidarının, bölgesel ve yerel hassasiyetleri bahane ederek bölücü terör örgütünün yer isimlerinin değiştirilmesi konusundaki taleplerinin karşılanması için çaba gösterdiği bilinmektedir. Bu itibarla meselenin sözde Demokratikleşme Paketinde de yer alması sürpriz olmamıştır.

Bugün, PKK'nın etkin olduğu ve AKP iktidarı marifetiyle devlet otoritesinin fiilen sona erdiği bazı bölgelerde, halkın yüzyıllar boyunca kullandığı yer adları; Cumhuriyet'in il, ilçe ve köylerimize verdiği isimler değiştirilmeye çalışılmaktadır. Aynı bölgelerde Türk alfabesinde bulunmayan harfler kullanılarak bölücü tabela ve pankartlar asılmakta, Türk egemenliğine kafa tutulmaktadır. Mahkemelerde ve öteki devlet dairelerinde bölücüler, Türkçeyi iletişim aracı olarak kullanmamak için direnmektedir. Bölge halkının Türk dilini kullanmasına PKK tarafından yasak getirilmiştir. Kardeşlikten söz eden bölücü örgüt sözcüleri, toplumsal kardeşliğin temeli olan Türkçeye karşı açık bir düşmanlık sergilemektedir.

AKP iktidarının her etnisiteyi memnun edecek ve ayrışmayı hızlandıracak şekildeki icraatı, Türkçeye yönelmiş bulunmaktadır. Çünkü Türkçe; ortak kültürün, birlikte yaşama iradesinin kelimelere, lisana dökülmüş hâlidir. AKP için, Türk toplumunun yüzyıllar boyunca kaynaşmış çeşitli kesimlerini birbirinden ayırmanın yolu, bu ortak iletişim aracına darbe vurmaktır.

 

Siyasi Partiler Kanunu'nda Yapılacak Değişiklikler

Pakette yer olan öteki hususlarda olduğu gibi Siyasî Partiler Kanununda yapılacak değişiklikler de PKK-BDP'ye taviz niteliğindedir. Siyasi Partiler Yasası'ndaki ek birinci madde değiştirilerek, devlet yardımı için yüzde 7 olan mevcut oranın yüzde 3'e çekilmesi, bölücü örgütün meclisteki temsilcisinin yardımdan faydalanmasını sağlama amaçlıdır. Malî yardım kararı bölücü terör örgütüne verilmiş siyasî rüşvettir. Bu arada küçük partilere malî destek yolu açılmış gibi yapılarak, meselenin arka planından habersiz kitleler aldatılmıştır.

Siyasi Partiler Yasası'nda yapılacak değişiklikle bir siyasi partinin ilçede teşkilatlanmak için "beldelerin en az yarısında teşkilat kurma zorunluluğu" kaldırılmaktadır. 

Siyasi Partiler Yasası'nda yapılacak bir başka değişiklikle, siyasi partilerde eş genel başkanlığın önü açılmaktadır. Bunun için, Seçim Kanunu'nun 15. maddesine bir ek  getirilmesi, "siyasi partilerin tüzüklerinde yer alan ve 2 kişiden fazla olmamak kaydıyla" partilere eş genel başkan sistemi uygulama imkânı düşünülmektedir. 

Halen BDP tarafından uygulanan eş başkanlık sistemi, bu partiye bir cemile niteliği taşımakla birlikte, gerçekte Başbakan Erdoğan'ın uzak emellerine hizmet etmek üzere düşünülmüştür. Eş başkanlık sisteminin yasaya girmesi, sistemin ilk uygulayıcısı olan PKK-BDP'nin gazını alacak, sözde demokratikleşme sürecinin baş aktörlüğü rolüne sahip çıkmasına yeni bir mesnet teşkil edecektir. Ama asıl önemlisi eşbaşkanlık, Başbakan Erdoğan'ın gelecekte Cumhurbaşkanlığı görevine seçilmesi durumunda partisini kontrol imkânı verecektir. Böylece Erdoğan Köşk'e çıktıktan sonra partiyi tek kişinin inisiyatifine bırakmamış olacaktır. Mesela Abdullah Gül yeniden AKP'nin başına geçtiğinde kendisine en yakın ismi yanına monte ederek hem yürütmenin, hem de partinin dümenini elinde tutma imkânı bulacaktır. 

Eş başkanlık sistemine geçilmek istenmesinin siyasi partilerde merkeziyetçi yapının kırılmasına yönelik olduğunu söylemek mümkün değildir. Bunun için daha ileri düzeyde yasal düzenlemeler yapılması gerekmektedir.

Başbakan Erdoğan tarafından Siyasi Partiler Yasası'nın 11. maddesinde değişiklik yapılacağı ve böylece siyasi partilere üye olmayı kısıtlayan unsurların kaldırılacağı açıklanmıştır. Buna göre, oy verme hakkına sahip olan herkesin siyasi partilere üye olabilmesinin önü açılmaktadır. Bundan böyle Abdullah Öcalan da siyasi partiye üye olabilecektir. Seçme ve seçilme hakkından mahrum bulunsa bile bu, bölücü başı için milletvekilliğine giden yolun başlangıcı sayılabilir. Başbakan Erdoğan, sözde demokratikleşme konusunda ileride yeni adımların atılacağını açıkladığına göre, zaman içinde bölücü başının da meşru siyasî figür olabilmesine kapı aralanacağını kestirmek zor değildir.

Siyasi parti adaylarının yapacakları propaganda sırasında Türkçenin dışında farklı dil ve lehçeleri de kullanmalarına yönelik yasa değişikliği ise, açık şekilde PKK-BDP'nin işine yarayacaktır. Hâlihazırda Türkçeden başka dilde siyasî propaganda yapacak başka hiçbir parti bulunmadığına göre, bu düzenlemenin hangi ihtiyaçtan ve verilen hangi sözden dolayı hayata geçirilmek istendiği ortadadır.

 

Nefret Suçu Meselesi

Nefretin suç sayılması ve buna ceza öngörülmesi, AKP'nin PKK-BDP'yi aklamak ve kamu vicdanını baskı altında tutmak için planladığı Ceza Kanunu değişikliklerinden biridir. Hâlbuki nefret, insan tabiatının bir parçasıdır ve normal bir histir. Sevgi nasıl suç olarak sayılamazsa nefret de suç olarak görülemez. İnsan düşünce ve kanaatlerinden dolayı kınanıp suçlanamaz. Böyle bir tasarı, yeni bir düşünce suçu tartışmasına yol açar. 

İktidarın bir nefret suçu uydurması, Türk halkının yüzde 90'ından fazlasının terörist başından nefret etmesinden duyduğu rahatsızlığın sonucudur. Böylesi bir suç icat etmek suretiyle, tıpkı sözde âkıl adamlar üzerinden denendiği gibi, Bebek katilinin ve PKK-KCK-BDP'nin suçları temizlenmeye çalışılmaktadır. Amaç bölücülere duyulan nefreti cezalandırmak, kamu vicdanının sesini bastırmaktır.

5237 sayılı yeni Türk Ceza Kanunu ile toplumun fertleri arasında ayrımcılık zaten men edilmiştir. Bu yasanın 122. maddesiyle 'Kişiler arasında dil, ırk, renk, cinsiyet, özgürlük, siyasî düşünce, felsefî inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım yapmak' yasaklanmıştır. Ancak, aynı maddede ayrımcılığın tezahür şekli, yani yapılış eylemi suç sayılmıştır. Burada esas olan, Ceza Kanunu'nun düşünce alanına müdahale etmemesidir. 

AKP iktidarı düşünce ve inançlarından dolayı dışlanan ötekileştirilen kitlelerin savunucusu görünerek sandıktan emanet aldığı millî iradeye ihanet etmektedir. Bir yandan kendi tabanına mesaj mahiyetinde tedbirlere başvururken, diğer yandan da muhalif milyonların düşünce ve inançlarına müdahale için elinden geleni yapmaktadır. Nefreti suç sayma girişimi, Gezi Parkı olayları karşısında Başbakan Erdoğan'ın sergilediği hoşgörüsüz, tahammülsüz ve nobran tutumun devamıdır. İnsanların duygularını kontrol etmek, gönüllere jandarma dikmek istercesine ceza kanununa konacak nefret suçu maddesi nefreti ortadan kaldırmayacak, bilakis körükleyecektir.

 

Nevşehir Üniversitesi'nin İsminin Değiştirilmesi

Nevşehir Üniversitesi'nin isminin Hacı Bektaşi Veli Üniversitesi olarak değiştirilmesi uygun olmakla birlikte Alevi vatandaşlarımızın ağzına bir parmak bal çalmaktan ibarettir. Paketin hazırlandığı süreçte Alevi kökenli vatandaşlarımız beklentiye sokulmuş ve sonuçta da hayal kırıklığına uğratılmışlardır. Çünkü AKP'nin amacı Türkiye'nin gerçek ihtiyaçlarına göre reform paketi hazırlamak değil, PKK'yı memnun etmektir. Sözde Demokratikleşme paketi ihtiyaç sahibi toplum kesimleri için değil PKK için hazırlanmıştır.

Gerek hükümet çevrelerinde, gerekse medyada Alevi kökenli vatandaşlarımızla ilgili konular dillendirilerek kamuoyu beklentiye sokulmuş, ancak pakette herhangi bir düzenleme olmaması hayal kırıklığı yaratmıştır.

Türk toplumunun önemli bir kesimini teşkil eden ve devlet tarafından dışlandığını düşünen Alevi-İslam kökenli vatandaşlarımızın hassasiyetleri bir kez daha göz ardı edilmiştir.

 

Dar veya Daraltılmış Bölgeli Seçim Sistemi

AKP'nin bütün çabası TBMM'deki siyasî tabloyu tamamen lehlerine çevirecek bir seçim sisteminin yasalaştırılması üzerinedir. İktidar partisinin dar bölge sistemine geçmek istemesinin sebebi budur. Hesabı, illeri çeşitli seçim çevrelerine bölerek fazladan avantajlı hâle gelmek ve MHP'nin milletvekilliklerini çalmaktır. Milyonlarca seçmenin oyuyla meclise giren bir partinin saf dışı bırakılmak istenmesinin demokratikleşme ile ne kadar bağdaştığını milletimizin takdirine bırakıyoruz.

Dar veya daraltılmış bölge sisteminin tercih edilmesindeki bir başka amaç da kamuoyu yoklamalarına göre oy kaybı yaşayacağı anlaşılan AKP'nin muhtemel bir seçim bozgununa uğramasını önlemektir.

Daraltılmış Bölgeli Seçim Sistemi daima en çok oyu alan partiye yaradığı için muhalefet partilerinin aleyhine netice verecektir. 

Daraltılmış bölge sistemi milletvekili dağılımında adaletsizliğe yol açacak ve siyasî aritmetiği iki partili bir sonucu zorlayacaktır. Fiilen başkanlık sisteminin yolunu açacak olan bu tablo tam da Başbakan Erdoğan'ın istediği şeydir.

Eğer ülke genelinde uygulanan barajın yanı sıra yükseltilmiş çevre barajı da getirilirse, neticede TBMM'deki yelpaze genişlemeyecek, aksine daralacaktır. Seçim Kanunu'nda böylesi bir değişiklik demokratikleşme değil, tam tersi antidemokratik bir uygulamadır. 

Dar veya daraltılmış bölge sistemi temsilde adaleti sağlamayacağı gibi, ayrışma ve kamplaşmaya da zemin hazırlayacaktır. Dar bölgede her seçim çevresinden bir milletvekilli seçilirse yarış partiler yarışı olmaktan çıkacak, farklı seçim çevrelerinde Türk-Kürt, Alevi-Sünni, Laik-Antilaik mücadelesi yaşanabilecektir. Hatta seçim; Mersinli-Trabzonlu veya Güneyli-Karadenizli, Antepli-Adanalı şeklinde bölgecilik yarışına dönüşebilecektir. Daha da önemlisi bazı seçim çevrelerinde tarikatlar, cemaatler mücadelesi bile yaşanabilecektir. 

Hâlbuki d'Hondt sistemi genelde büyük partilerin yararına işleyen bir sistemdir. Bunu daha ileri götürerek büyük partilere ekstra avantaj sağlayan herhangi bir sistemin kabul edilmesi, temsilde adalete darbe vuracaktır. Bunun yerine birden çok partiyle temsil edilen muhalefetin de mecliste yer almasına elverişli sistemler tercih edilmelidir. Şayet Seçim Kanunu'nda bir değişikliğe gidilecekse bu temsilde adaleti ve istikrarı azami surette sağlayacak bir sistem olmalıdır. Mükemmel olmasa da nispi temsil esaslı barajlı d'Hondt sistemi Türkiye'nin şartlarına daha uygundur. 

 

Başörtüsü Meselesi

Başörtüsü meselesi öteden beri her seçim döneminde AKP'nin istismar ve propaganda vasıtası olmuştur. MHP ise meselenin çözümü için iktidara her vesileyle destek vereceğini ifade etmiştir.

Bugün gelinen noktada başörtüsü sorunu fiilen çözüme kavuşmuş durumdadır. Kamu kurumlarındaki hanımlar artık başörtüleriyle işyerlerinde çalışabilmektedir. 

Kamuoyunun bu konuda istenen olgunluğa ulaşmasında ve başörtüsü yasağının kalkmasında MHP'nin yapıcı tutumunun katkısı büyüktür. Buna rağmen AKP, bu meselede ikiyüzlü davranmakta ve Başbakan Erdoğan konuşmalarında MHP'yi hâlâ başörtüsü meselesine karşı çıkmakla itham etmektedir.

Başbakan Erdoğan ve AKP sözcülerinin maksatlı suçlamalarının aksine, başörtü yasağından serbestiye geçilmesinde MHP'nin sergilediği tavır etkili olmuş, bu da AKP'ye nihai adımları atmakta cesaret vermiştir. Buna rağmen partimizin başörtüsü konusunda suçlanması iktidar partisinin ayaklarına dolanacak koca bir yalan ve ciddi bir bühtandır.

AKP son olarak dudak uçuklatan bir çıkarcılıkla başörtü konusunu sözde Demokratikleşme Paketindeki PKK'nın taleplerini gizlemek için paravan olarak kullanmıştır. PKK'nın istekleri anamızın, bacımızın başörtüsüyle ambalajlanmış, paketin asıl maksadı böylece kamufle edilmiştir.

AKP iktidarı artık her türlü başörtüsü istismarına, halkın dini duygularını kullanarak oy avcılığı yapma politikasına son vermelidir. Çünkü başörtüsü, milletimizin aile ve iffet gibi özel kavramların sembolü olarak gördüğü, bu yüzden de üzerinde titizlendiği bir husustur. O sebeple başörtüsünün siyaseten istismarı, sokağa düşürülüp meydana dökülmesi hem mahzurlu, hem ayıptır.

 

Demokratikleşme Paketi Kimseyi Memnun Etmemiştir

Demokratikleşme Paketi hayata geçirildiği takdirde, PKK-BDP'yi yatıştırmayacak, bilakis şımartıp azdıracaktır. Biz nasıl olsa bastırıp alıyoruz diye daha fazla talepte bulunacaklardır.

Sözde barış süreciyle ilgili PKK-BDP ikilisinin stratejisi, bir yandan AKP ile teması koparmayıp sürdürmek, diğer yandan da aba altından sopa göstermek üzerine kurulmuştur. Birincisini BDP sözcüleri, ikincisini de daha çok Kandil'dekiler yapmaktadır. Zaman zaman da çeşitli bahaneler öne sürülerek yapılan sokak eylemleriyle bölücü mihraklar istim üzerinde tutulmaktadır.

PKK-KCK sözcüleri, bir müddet önce sürecin çöküşe gittiğini iddia ederek, "Hükümet sözünü tutmazsa çekilmeyi durduracağız" demişlerdir. PKK tabanını tutmakta zorlandıklarını söyleyerek hükümeti tehdit etmişlerdir. Zaten bir aldatmacadan ibaret olan sözde çekilme süreci de zamanla tavsamış ve gündemdeki yerini kaybetmiştir. 

Demokratikleşme Paketini daha açıklanmadan eleştiren PKK sözcüleri, bu tür paketleri, tarafların komisyonlar kurarak birlikte hazırlaması gerektiğini, tek taraflı demokratikleşme paketi olmayacağını iddia etmişlerdir. BDP'lilerden biri paketin makyajdan ibaret olduğunu ifade etmek için "kozmetik" tabirini kullanmıştır.  

BDP'liler zaman zaman daha diplomatik bir lisanla hükümeti sözlerinde durmaya davet etmektedir. BDP siyasetin asıl maksadı gizleyen ikiyüzlü üslubunu, Kandil'dekiler ise silahın ve terörün tehditkâr dilini kullanmaktadır.

Hükümet de PKK'ya verdiği sözleri yerine getirirken çalışmalarını ve uygulamalarını zamana yaymaktadır. AKP hükümeti, meselenin kamuoyunda ve ilgili çevrelerde oluşan tepkilerine göre anlık, günlük veya daha uzun süreleri kapsayan politikalar belirlemektedir.

Hükümet ayrıca Demokratikleşme Paketiyle bir yandan PKK'yı oyalarken, bir yandan da içerideki tepkileri yumuşatmaya ve kendi tabanının beklentilerine de cevap vermeye çalışmaktadır.

AKP hükümeti Demokratikleşme Paketini, sadece PKK ile mutabakatın değil, aynı zamanda önümüzdeki seçim sürecinin ve öncelikle yerel seçimlerin de malzemesi yapmak niyetindedir.

Sadece Demokratikleşme Paketi değil, bu konuyla doğrudan ilgisi bulunan ve kanaatimizce akıbeti daha önemli sonuçlara yol açacak olan anayasa değişikliği çalışmaları da hükümetin seçim stratejisinin bir parçasıdır.

 

MHP'nin Tutumu Nettir

AKP iktidarı, anayasa çalışmalarını bir takım yasa ve yönetmelik değişiklikleri öngören  sözde Demokratikleşme Paketi hazırlıklarıyla yan yana götürmektedir. Söz konusu pakette yer alan hususlar asıl hedefi gizleyen bir iki istisna dışında, ayrıştırıcı oyunun bir parçasıdır. 

PKK'nın estirdiği bölücülük rüzgârına kapılarak açılım adı altında Türkiye'nin altını oyan hükümet, bazı gazeteci yazar ve akademisyenler tarafından desteklenmekte, demokratikleşme paketi, Türkiye'de demokratikleşme standartlarının geliştirilmesine dönük cesur bir hamle olarak nitelendirilmektedir. Bu destekçi ve alkış korosu, PKK-BDP temsilcilerinin "Ey AKP sözcüleri biz, Türkiye'de demokratikleşmekten ayrı bir devlet, ayrı bir dil, ayrı bir kimlik ve ayrı bir millet anlıyoruz" tarzındaki değerlendirmelerini görmezden gelmektedir. Millete büyük bir yalanı doğru gösterme günahını ve ağır mesuliyetini üstlenmektedir. Konjonktür bunların cesaretini, cüretini arttırmıştır. Türkiye'yi adım adım ayrışmaya, parçalanmaya götüren bir sürecin önemli bir kilometre taşı olarak görünen sözde demokratekleşma paketi, aynı zamanda bunlar tarafından seçimlerde AKP'yi zafere götürecek bir girişim olarak değerlendirilmektedir.

İleri demokrasi parolasıyla sunulan ve yasal değişiklik gerektiren kısmı iktidar partisi tarafından parlamento gündemine getirilmesi planlanan Demoktratikleşme  Paketi, partimizce dikkatle takip edilmektedir. MHP; paket meclis gündemine geldiğinde üzerine düşen görevi Türk milleti adına yerine getirecek ve bölücülere verilecek tavizlere TBMM'yi noter kılmaya yönelik çabalara karşı duracaktır.

Sözde Demokratikleşme Paketi, Türklüğü hedef alan bir teslimiyet ve ihanet projesidir. Etnik bir topluluktan yeni bir millet inşası özlemiyle kaleme alınmıştır. Daha başından beri çözümü ve AKP'nin istismarından kurtarılması için MHP'nin net tavrını ortaya koyduğu başörtüsü meselesi de asıl niyetin kamuflajında kullanılmıştır. 

Partimiz, Demokratikleşme Paketinin arkasına gizlenen PKK-BDP taleplerine, Türkiye'nin birlik ve bütünlüğünü yok etmeyi hedef alan değişikliklere, Cumhuriyeti dönüştürme çabalarına karşı kararlı duruşunu sürdürecektir.

 


Bu sitede yer alan bilgiler İkinci Bölge Haber adresi kaynak gösterilmeden kullanılamaz. Tüm hakları Telif Hakları Yasası'nca korunmaktadır. Yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir.
İnternet Gazetemizde yayınlanan Haber, Makale, Video, Galerilerdeki kategori Resimlerinin Yayınlanmış olması desteklediğimiz anlamını taşımaz.

FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

HABER ARA
ÇOK OKUNAN HABERLER
VİDEO GALERİ
FOTO GALERİ
GÜNDEM'DEN BAŞLIKLAR
YUKARI