Bugun...
ORTA DOĞU’DA KÜRESEL SATRANÇ


Prof. Dr. E. Semih YALÇIN
 
 
facebook-paylas
Tarih: 24-07-2013 17:15
     

“Ayrışmanın Eşiğindeki Türkiye”

 

Bir süredir kamuoyunda çokça tartışılan ama bir türlü vuzuha kavuşturulamayan konuların başında PKK’nın sözde çekilme süreci gelmektedir. Gerçekten de bölücü örgüt PKK’nın çekilmesi konusu tam bir bilmecedir. PKK’lıların kâmilen çekildiklerine ve Türk topraklarını terk ettiklerine dair ciddi bir işaret yoktur. Çekilme bir yutturmacadır. Göstermelik olarak belli gruplar Kuzey Irak’a geçi  lmiş, silahlı eylemcilerin bir kısmı ise gizlice Kuzey Suriye’ye kaydırılmıştır.

 

PKK, alternatif devlet yapılanması için sözde çözüm sürecini kullanmakta, konjonktürden istifade ederek hükümeti daha fazla tavize zorlamaktadır. Sözde çekilme sürecinde örgütün ağırdan almasının sebebi, hükümete adım atması için süre tanıma anlamına gelmektedir.   

 

        Bu arada PKK, yavaş yavaş Suriye’nin kuzeyine yerleşmekte, PYD militanlarıyla birleşmektedir. İçerideki mücadelesini sivil kitle eylemleriyle sürdürürken dışarıda da PYD ile birlikte hareket etmektedir.

 

PKK’nın Türkiye’deki eylemlerine ara vermesinin arkasında PYD’ye destek vererek Suriye’nin kuzeyinde muhtar bir Kürt bölgesi oluşturma planları yatmaktadır. Bu bağlamda konjonktür de PKK’nın lehindedir.

 

Sözde çözüm süreci ve AKP’nin tavizkâr politikaları, PKK’nın nefes almasına, yeniden güç kazanmak ve militan kayıplarını telafi etmek için faaliyete geçmesine fırsat vermiştir. Çekilme sürecinin ilan edilmesinden itibaren PKK’ya son yılların en büyük katılımı gerçekleşmiştir. Kimileri ekonomik veya ideolojik sebeplerle, kimileri de baskı ve korku saikiyle örgütün dağ kadrosuna dâhil olmaktadır. Yeniden güç kazanmaya başlayan bölücü örgüt, elebaşlarının Kuzey Irak’taki bölgesel yönetimin lideri Barzani ile varılan mutabakat çerçevesinde dört bölgeli sözde Kürdistan’ın ikinci ayağı olan Kuzey Suriye özerklik programını devreye sokmuşlardır. PKK’nın Türkiye topraklarındaki silahlı militanlarının bir kısmını Kuzey Suriye’ye kaydırılması bu yüzdendir. Suriye’nin kuzeyindeki özerk yapılanmayı tamamlayıncaya, bölgeye tamamen yerleşinceye kadar silahlı PKK militanları Türkiye’ye ilişmeyeceklerdir.

 

AKP hükümetinin agresif Suriye politikalarına karşılık Esad, PYD’nin bölgede hâkimiyet kurmasına bilerek izin vermiştir. Kuzey Suriye’de PYD’nin kontrolü tamamen ele geçirmesiyle oluşacak tampon bölge, aynı zamanda Esad’ın da işine yarayacak, böylece Şam yönetimi kendini emniyete aldığını düşünecektir.

 

PKK’nın Türkiye’deki silahlı eylemlerine ara vermek konusunda hükümetle anlaşmaya varmasının arka planında, bölgedeki konjonktürün yarattığı fırsatlar yatmaktadır. Ayrılıkçı Kürt unsurlar için gelecek gören bölücü başı Öcalan da, bu fırsatı kaçırmamak için örgütü Türkiye’deki silahlı eylemlere ara vermeye ikna etmiştir. Yani PKK’nın kitlesel silahlı eylemlere ve güvenlik güçlerine yönelik saldırıları durdurması, AKP hükümetinin başarısı değil, bölgede meydana gelen ve bölücülerin iştahını kabartan gelişmelerin sonucudur. PKK, Kuzey Suriye’deki otonom yapılanmayı tamamlayıncaya kadar Türkiye’de silahlı eyleme girişmeyecektir. Stratejileri, iki cephe açmamak üzerinedir.

 

Son günlerde bölgeden gelen haberler ve sınırımızın hemen ötesindeki somut değişiklikler, PYD’nin otonomi yolunda mesafe de aldığını göstermektedir. PYD-PKK’nın Özgür Suriye Ordusu’yla arasındaki çatışmaların hem sesi, hem de mermisi Türkiye’ye aksetmektedir. PYD’nin karşı taraftaki binalarda sallanan bayrakları görülebilmektedir. PYD adım adım Suriye’nin kuzeyini kontrol altına almayı ve özerklik ilan etmeyi planlamaktadır. Bu çerçevede PYD sözcülerinin BDP ve Kandil’le ile aynı dili kullandıkları dikkati çekmektedir. Örgütün sözcüleri Kuzey Suriye’de bağımsız devlet kurulduğu iddialarını reddetmekte, amaçlarının demokratik özerklik ilan etmek olduğunu belirtmektedir.

 

PKK’nın TBMM’deki temsilcileri de Suriye’yle ilgili hesaplarını açıkça dillendirmekte beis görmemektedir. Şimdilik BDP için yakın hedefin, Suriye’de bir Kürt özerk bölgesi veya devleti kurmak olduğunu eş başkan Selahattin Demirtaş söylemiştir. Bazı strateji ve dış politika uzmanları El Nusra’nın eylemlerinin bu hedeflere ve AKP hükümetinin Kürt özerk bölgeleri oluşmasına zemin hazırlayan politikalarına bir tepki olabileceği yorumunu yapmıştır. Bu değerlendirmeler, El Nusra’nın parmağı bulunan Reyhanlı eyleminin BDP tarafından kınanış biçimini de açıklamaktadır.

 

Selahattin Demirtaş açıklamalarında, Türkiye’de de bir Kürt özerk bilgesi istediklerini ortaya koymuştur. Demirtaş, bir Türk-Kürt konfederasyonundan söz etmiş, Türkiye’nin himayesinde bir Kürdistan önermiş ve bunun çok büyük bir güç olacağını söylemiştir. Bu, bir aldatmacadır. Otonominin uzun vadede varacağı yer bağımsız Kürdistan’dır. Buna çanak tutmak, Suriye’de bir Kürt Özerk bölgesi veya bir Kürt devleti vücuda gelmesine izin vermek, Türkiye’nin bölünmesine zemin hazırlamak demektir. Çünkü küresel piramidin tuğlaları olan taşeron örgütler, hep küresel güçler tarafından kullanılmaktadır.

 

        İlk bakışta gerçekleşmesi imkânsız addedilen bu bölgesel projenin zaman içinde uygun şartlardan beslenerek neşvünema bulması imkânsız değildir. Vaktiyle Irak’ın kuzeyinde fiilen oluşan bölgesel Kürt yönetimi de, bugün uluslararası platformda kendine yer bulmuş ve meşruiyet kazanmıştır. Üstelik Kuzey Irak’ta otonom bir yapının teşekkülünde Türkiye’nin yanlış politikaları ve adımları büyük rol oynamıştır. Şimdi aynı vahim hatalar Suriye krizi dolayısıyla sergilenmektedir.

 

PKK Kuzey Suriye’ye yerleşme çabasında başarılı olamaz ve PKK-PYD ikilisi burada tutunamazsa, ortaya iki sonuç çıkacaktır:

1.  Sözde barış süreci rafa kalkacaktır.

2. Terör örgütü yeniden yüzünü Türkiye’ye çevirecek ve kanlı PKK eylemleri yeniden başlayacaktır.

 

 

GÜNEY DOĞUDA NELER OLUYOR?

PKK, 4 özerk bölgeden biri olarak gözüne kestirdiği Türkiye’nin güney kesiminde de şimdilik kitlesel sivil eylemlerle özerklik provaları yapmaktadır. Cizre’de yaşandığı üzere PKK, bölgede kendi asayiş birimlerini oluşturma çabası içindedir. Sivil eylemler sırasında kalabalıkların güvenliğini sessiz sedasız bir takım silahlı grupların sağladığı görülmektedir.

 

Örgütün, ölen militanları için sözde şehitlik kurma cüretinde bulunması, rahatça adam kaçırabilmesi ve yol kontrolü yapması, bölgeyi terk etmediğinin, etmeyeceğinin delilidir. Türkiye’yi yendikleri zehabına kapılan PKK militanlarının âdeta zafer sarhoşluğu içinde şımarık eylemlere kalkıştıkları, taşkınlıklar yaptıkları gözlemlenmektedir. PKK’nın içeride dikkat çekici eylemler düzenlemesinin, Suriye’nin kuzeyindeki gelişmeleri setreden, kamuoyunda alâkanın buraya yoğunlaşmasını engellemeyi amaçlayan, hedef saptırıcı, manipülatif bir tarafı da vardır.

 

Öte yandan bölücü örgüt eylemlerle kendini unutturmamakta, hükümetin onayladığı mutabakatı hatırlatmaktadır. Sanki devlet bölgeyi PKK’nın kontrolüne terk etmiş, onlara bırakmış gibidir. Bölgede hem siyasi, hem de askerî olarak vahamet ötesinde bir otorite boşluğu vardır.

 

Türk ordusu kışlasına hapsedilip eli kolu bağlanırken, bölücü terör örgütüne hareket ve manevra imkânı sağlanmıştır. Silahlı PKK unsurları dağda, kırda, yerleşim yerlerinde rahatça dolaşmaktadır. Bölgede fiili bir PKK hâkimiyeti vardır. Sözde çözüm sürecinde PKK’nın elinin güçlendiği, devletin varlığına karşı temelli fütursuzlaştığı ortadadır.

 

BDP’nin “Hükümet adım at” temasıyla başlattığı eylemlerde ise sürekli barış ve demokrasi vurgusu yapılmaktadır.  Bölgede karakol ve kalekol yapımını sürdürmenin, barışa hizmet etmeyeceği dile getirilerek, aba altından sopa gösterilmektedir. Güvenlik ve asayişi temin ihtiyacının tezahürü olan bu inşaatlara karşı çıkış, hakikatte Türk Devleti’nin bölgedeki egemenliğine başkaldırıdan başka bir şey değildir.

 

        Bölgede devletin eli kesilmek, güney doğu topraklarımız Türk Devleti’nin kontrolünden çıkarmak istenmektedir. Kamuoyu sözde Kürdistan’ın varlığına alıştırılmaktadır. Özerklik için yoklama, deneme ve alıştırmalardan yola çıkılarak adım adım ayrılığa gidilmektedir.

 

Meselenin bir başka müessif yanı da PKK’nın bölgede Türkçe konuşmaya yasak getirmesidir. İnsanların bölgede birbiriyle Türkçe anlaşması zorlaşmaya başlamıştır. Oysa bir milletin ve devletin egemenliğinin en önemli göstergesi dildir. Eğer bir coğrafyada egemen unsurun dili yasaklanabiliyorsa, orada de facto kurtarılmış bölge teşekkül etmiş demektir.

 

KÜRESEL GÜÇLER NEYİN PEŞİNDE?

Küresel aktörler tarafından Türkiye’nin direnç noktaları güçsüzleştirilmeye, etkisizleştirilmeye çalışılmakta, buna karşılık terör gruplarının hareket ve manevra imkânları arttırılmaktadır.

 

PKK unsurları Türkiye’de silahlı eylemden vazgeçirilmekle beraber Kandil’de lojistik destek alabilecek hâle getirilmekte, yeniden güç kazanması sağlanmaktadır. Sınırlarımızın güneyine yerleşen ayrılıkçı militan gruplar, Türkiye’nin sözde barış sürecinden vazgeçmesi ihtimali karşısında tehdit olgusunu sürdüreceklerdir. Ama mesele bundan ibaret değildir. Suriye’den sonra hedefte İran vardır. Yalnızca İsrail’in saldırılarıyla İran’ın yok edilemeyeceğini düşünen küresel aktörlerin, PKK’yı bölgede bu ülkeye karşı Truva Atı olarak kullanması ihtimal dışı değildir. Suriye operasyonundan sonra uzun vadede küresel güçlerin amacı, İran’ı Kürt kartıyla dize getirmek olabilir. Ancak böyle bir operasyonun başarısı, önce Suriye’nin kuzeyinde PKK-PYD ikilisinin gayeye vasıl olmasıyla, sonra da Türkiye’deki açılım sürecinin akıbetiyle yakından ilgilidir.

 

Diğer taraftan, Kürt kartı, İran’la ilişkileri sıkılaştıran ve Amerikan yönetiminin kontrolünden çıkan Irak yönetimine de bir cevap ve gözdağı niteliğindedir. Başından beri ABD’nin bölge ülkelerine dönük tavrı, “Bölgede dengeleri ben ayarlarım; sen politikanı bana göre belirlemek zorundasın” tarzındadır. Benzer mesaj Türkiye için de geçerlidir. Başbakan Erdoğan’ın Reyhanlı saldırılarından sonra Hatay’a gitmeden ABD ziyaretinde bulunması, Türkiye’nin bunu kabullendiğinin işaretidir. Suriye konusunda senkronizasyon sağladık diyen Dışişleri Bakanı Davutoğlu, Türkiye’nin ABD ile senkronize olmak zorunda kaldığını böylece itiraf etmiştir.

 

Fakat Batılı ülkelerin Kürtler üzerinden yürüttüğü bölge siyaseti, gerek Irak’taki, gerekse Suriye’deki Arap çoğunluğun tepkisinin yükselmelerine yol açmaktadır. Küresel güçler, Irak’ın İran’la yakınlaşacağını da iyi hesaplayamamıştır. Böyle bir durum ortaya çıkınca da Batılılar bölgedeki etnik ve dini dengelerle oynamaya başlamış, mezhep çatışmalarına yol açarak Arapların güç birliği etmesini engellemeyi denemeye başlamıştır. Böyle bir tutumda Türkmenlerin de Arap unsurlarla birlikte hareket etme ihtimali yüksektir. Irak’ta, Musul ve Kerkük konusunda Kürtlerin tek yanlı tutumu, Türkmenleri onlardan uzaklaştırmıştır.

 

Irak’ın İran’la yakınlaşmasının arkasında yatan etkenlerin biri de Türkiye’nin Kuzey Irak Bölgesel Yönetimi’yle Bağdat’ı devre dışı bırakarak ilişki kurmasıdır. Türkiye’nin Sünni yönetim anlayışı ve bunu bölgede egemen kılmak istediğine dair kuşkular da Irak ve Suriye yönetimlerindeki Türk karşıtlığını beslemektedir. Bunda AKP iktidarının kendini muhafazakâr, dindar gösterme çabasının ve iç politikada buna uygun vasıtalar kullanmasının payı büyüktür.

 

İSRAİL - İRAN İKİLEMİ

Suriye’de amansız bir iç savaş sürüp gitmekte, Irak’ta kaosu körükleyen bir istikrarsızlık ve çok başlılık hüküm sürmektedir. İran ise hem Suriye yönetimine destek verebilmek, hem Irak’taki Maliki yönetimiyle ilişkilerini güçlü tutabilmek için çaba göstermektedir. Aynı zamanda ayrılıkçı Kürt militanlarla boğaz boğaza savaşan İran’ın bu iki ülkedeki ve bölgedeki çıkarları, şimdilik PKK’nın ülkesindeki ayağı olan PEJAK’la ateşkes içinde olmasını gerektirmektedir. Nitekim birkaç gün önce taraflar arasında ateşkes anlaşmasına varıldığı duyurulmuştur. İran, PEJAK’la PKK’yı birbirinden ayrı tutmakta ve PKK’nın Türkiye üzerindeki hesaplarını görmezden gelmektedir. Türkiye’nin ABD ve İsrail’in paralelindeki politikaları da İran’ın ülkemize yönelik ayrılıkçı Kürt eylemlerine göz yummasına yol açmaktadır.

 

İran bölgede önemli bir aktördür. Bunun yanında Irak’taki Maliki rejimi de İran’la işbirliği içindedir. O bakımdan Türkiye bölgeye dair politikalarını dengelerken İran’ı göz ardı etmemeli, Bağdat’la da ilişkilerini yeniden düzenlemeli, iyileştirmelidir.

 

İran yanlısı Hizbullah örgütünün Esad rejimini desteklediği bilinmektedir. 2500 civarında Hizbullah militanı Suriye’de bulunmakta ve Özgür Suriye Güçlerine karşı Esad’ın saflarında savaşmaktadır. Hizbullah’ın lideri Nasrallah geçenlerde yaptığı bir açıklamada bunu açıkça itiraf etmiş, sonucuna da katlanacaklarını söylemiştir. Hizbullah kanalıyla İran’dan Suriye’ye silah sevkiyatı yapılmaktadır.

 

İsrail ise bölgede öteden beri yüksek risk içeren bir politika sürdürmektedir. İsrail’in öncelikli hedefinde İran bulunmaktadır. İsrail’in bir süre önce silah sevkiyatını bombalamasının ardında İran’ın gücünü ve etkisini test etme hesabı olduğu ileri sürülmektedir. Ayrıca diplomatik çevrelerde, İsrail’in bombalamalarla ortaya çıkacak kaotik ortamdan yarar sağladığı kanaati yaygındır.

 

İsrail, kendisine yönelik terör saldırılarının ve eylemlerin arkasında hep İran parmağı aramaktadır. Bunda Hizbullah gibi İran yanlısı ve Tahran’ın desteklediği silahlı örgütlerin İsrail’e düzenlediği saldırıların rolü bulunmaktadır.

 

SURİYE KRİZİ NEREYE GİDİYOR?

AKP’nin çarpık ideolojik bakış açısıyla belirlenmiş bölge politikaları Türkiye’yi yalnızlaştırmıştır. AKP’nin dış politikası, bu partinin kurmaylarını yetiştiren Millî Görüş hareketinin müsamere romantizminden öteye geçmeyen fikirlerinden beslenmektedir. Millî Görüş hareketi yıllar boyunca Yahudilik ve İsrail karşıtı fikirleri davalarının temel umdeleri arasına yerleştirmiş, dolayısıyla İslam dünyasının sorunlarına da Filistin penceresinden bakmışlardır. Filistin, İslam dünyasının küfre karşı varlık ve birlik mücadelesinin sembolü olarak görülmüştür. İslam coğrafyasının sorunlarını Arap dünyasında yaşananlardan ibaret gören bu sığ ideolojik bakış açısı, ne yazık ki bugün Türk dış politikasının yönünü tayin etmektedir. O sebepledir ki iktidar, Arap Baharı adıyla küresel güçlerin Orta Doğu’yu yeniden dizayn etme planlarını tahlil edememektedir.

 

Osmanlı Devleti’nin yıkılmasında rol oynayan ve bugün ihanetin acılarını çeken Arap dünyası ve Filistin’in, Osmanlı bakiyesiyle yeni Osmanlıcılığı sahiplenen bir siyasi hareketin davası oluşu, yaman bir çelişkidir.

 

AKP iktidarı, NATO üyeliğinden ve soğuk savaştan kalma alışkanlıklar ve tepkilerden kurtulamayan Türkiye’nin önüne yeni bir yol açmak yerine, ülkeyi Batı’ya ve bilhassa ABD’ye bağımlı vaziyete düşürmüştür.

 

ABD Türkiye’yi vaatlerle uyutmakta, Suriye politikalarını kendi yöntemleriyle çözmeye çalışmaktadır; el altından yürüttüğü Suriye politikasının merkezinde Türkiye yoktur. Türkiye ABD için bölgede küçük bir aktör, hattâ figürandır.

 

ABD Suriye meselesini bölgedeki güçlerle değil, küresel aktörlerle çözmek için çabalamaktadır. Moskova yönetimiyle Cenevre’de Suriye krizinin masaya yatırılacağı bir konferans düzenlenmesi konusunda anlaşmaya varılmıştır. AB ülkelerinin gayretleri de bu yöndedir.

 

Türkiye ise yine Suriye kriziyle kucak kucağa, baş başa kalmıştır. Suriye sınırlarımız her geçen gün daha tehlikeli hâle gelmektedir. Özgür Suriye Ordusu ile PYD arasındaki çatışmalar sırasında atılan mermiler Türkiye tarafına kadar ulaşmaktadır. Geçenlerde Ceylanpınar’da sınır ötesinden gelen kurşunlarla bir vatandaşımız hayatını kaybetmiş, bazıları da yaralanmıştır. Geçtiğimiz hafta sonu Suriye tarafından açılan ateş neticesinde Hatay’da da bazı askerlerimiz yaralanmıştır. Suriye krizi, Türkiye’nin huzur ve güvenliğini, istikrarını derinden sarsmaktadır. Sınırlarımız güvenlikten yoksun durumdadır. Sınıra yakın yerlerde yaşayan vatandaşlarımız tedirgin, kaygılı ve huzursuzdur.

 

Her nereden üflendiyse Türkiye, Esad rejiminin uzun ömürlü olmayacağı varsayımına göre politika belirlemiştir. Hâlbuki uluslararası dengeler Suriye lideri Esat’ı ayakta tutmaktadır. Esad’a kısa ömür belirleyerek yanı başımızdaki yangına körükle gidenler, yanıldıklarının farkına varmışlardır. Buna rağmen aynı yanlış politika hâlâ sürdürülmektedir. Suriye krizinin ne zaman sona ereceği meçhul olduğu gibi, sonrası da kaos kokmaktadır. Reyhanlı saldırısı, Başbakan Erdoğan’la Dışişleri Bakanı Davutoğlu’nun dış politika ezberlerini ve fiyakasını bozmuştur. İktidarın, Esad’ın kısa sürede iş başından gideceğine dair öngörüleri tutmamış, yanlış hesap Şam’dan dönmüştür. Bölgedeki hassas dengeleri iyi kavrayamadığı ortaya çıkan hükümet, Esad’ın arkasına yaslandığı gücü de iyi analiz edememiştir. Dış basında Reyhanlı saldırıları konusunda yayınlanan haberlerde “Suriye’de muhalifleri destekleyen Türkiye” tabiri kullanılmıştır. ABD ve AB ülkeleri bile bu kadar açık surette tarafını belli etmezken, Türkiye, AKP iktidarı tarafından tehlikeli bir konuma itilmiştir.  Suriye krizinin uzun ömürlüğü olacağının anlaşılması ve son olarak Reyhanlı’da patlayan bombalar, hükümeti açığa düşürmüştür. İstihbarat-emniyet uyumsuzluğu ve iktidarın beceriksizliği yüzünden oluşan iç güvenlik zafiyetinin su yüzüne çıkması da meselenin bir başka vahim boyutunu oluşturmaktadır.

 

Hatırlanacağı üzere Başbakan Erdoğan, Reyhanlılıların acılarını paylaşmak, tepkilerini anlamaya çalışmak yerine, sığınmacılara yönelik tavırları eleştirmiştir. Reyhanlı olayı akılları başa getirmemiştir.  Hükümet yetkilileri sorumluluğu üstlenmeleri gerekirken, devletin gariban memurlarından küçük bürokratlardan suçlu üretmiştir. Gündüz savaşıp dinlenmek için kamplara dönen sığınmacılarsa görmezden gelinmektedir.

 

Reyhanlı saldırısının akabinde Yayladağı sınır kapısının birden bire kapatılması, güvenlik zafiyetinin ve hatalarla dolu Suriye politikasının göstergesi olmuştur.

 

Başbakan Erdoğan’ın yerinde olmaya özendiği Obama’nın ülkesi ABD’de mültecilerle ilgili uygulamaların hepsi insanî olmasa da, devlet olmanın gereği sıkı bir denetim ve güvenlik sistemi mevcuttur.

 

Bizde ise Yayladağı’nda sınır kapısına kamera bile konmadığı saldırıdan sonra ortaya çıkmıştır. Bu yüzden, Cilvegözü’ndeki patlamanın faili olan Suriyeli, Hatay’a kaçtıktan sonra Yayladağı kapısından Suriye’ye rahatça geçebilmiştir.

 

Redhack örgütünün yayınladığı belgelere göre Jandarma’ya gelen bilgilerde Reyhanlı patlamalarında El Nusra örgütünün parmağı vardır. El Nusra Suriye’de muhalif bir örgüttür. Aralarında Amerikan ajanlarının bulunduğunu gösteren pasaport skandalı ise üç gün önce ortaya çıkmıştır. Böylesi taşeron örgütlerin Türkiye tarafından silahlandırıldığına dair iddialar dünya medyası tarafından zaman zaman dile getirilmektedir. Muhaliflere bu kadar yüz verir, onları devlet olmanın gereği olan kontrollere tabi tutmazsanız, saatli bombayı kucağınıza aldınız demektir.

 

TÜRKİYE ORTADOĞU’DA YANLIŞ TRENDE

Öyle görünmektedir ki Türkiye, Suriye’de çözümün önemli bir aktörü olmak için girdiği diplomasi istasyonunda yanlış trene binmiştir. Başbakan Erdoğan’ın, krizin başından beri Esad hakkında açık tavır alması ve onu hemen ertesi gün gönderecekmiş gibi davranması, dünya ve bölge siyasetini tayin eden global aktör havalarıyla konuşması, Türkiye’yi çıkmaza sürüklemiştir.

 

Uluslararası Kriz Grubu’nun Türkiye Proje Direktörü Hugh Pope, “Bu kriz, Türkiye’nin tek başına bölgede askeri ya da diplomatik olarak bir şeyi değiştirecek kadar kritik bir baskı mekanizmasına sahip olmadığını ortaya koydu. Maalesef Türkiye, 5 yıl önceki herkesle konuşabilen güçlü ve tarafsız konumunu kaybetmiş durumda. 5 yıl önce bölgede herkes ‘Başınıza iş almak istemiyorsanız Türkiye’yi kızdırmayın’ diyordu. Ama bugün bakın 2 senedir gitsin diye uğraştığı Esad hâlâ koltuğunda oturuyor.” demiştir.

 

Ufukta Suriye için askerî çözüm görünmemektedir. Bu da krizin uzayacağını göstermektedir. ABD yönetimi sadece aba altından sopa göstermekte, zaman zaman “Askerî çözümler de masada” veya “Askerî seçenek için hazırız” demektedir.

 

Suriye’de, Türkiye ve Batılı ülkelerin desteğinde silahlandırılan, ancak düzensiz ve bütünlük içinde olmayan bir muhalefetin bölgede kaosu körüklediğine şüphe yoktur. Bu da, uzun vadede daha çok insan kaybı, daha çok iğtişaş demektir. Bölgede bağımsız hareket etme eğilimindeki radikal unsurlar giderek güç ve mevzi kazanmaktadır. Bu arada PKK-PYD kaostan nasiplenmeye, faydalanmaya çalışmaktadır.

 

Hâl böyle iken Başbakan Erdoğan ve Dışişleri Bakanı Davutoğlu Suriye krizine at gözlükleriyle bakmaktadır. Türk diplomasisi, bölgedeki popülasyona, dini ve kültürel farklılıklara, giderek keskinleşen ayrışmalara yabancı ve bigânedir. Mesele Suriye’de sadece Nusayri-Sünni çatışmasından ibaret değildir. Rusya ve İran’ın desteklediği, ayrılıkçı unsurları ABD’nin yönettiği bir ülkede satrancı piyonlarla oynamaya çalışırsanız, filler sizi ezer geçer. Kaleye ulaşamadığınız gibi, şahlar da serbestçe son hamleyi yaparlar.

 

Türkiye işin sadece hamallığını yapmaktadır. Uluslararası platformda kozlar ve güç, ABD ile Rusya’nın elindedir. İnisiyatif Türkiye’nin elinde değildir. Başbakan Erdoğan ve Dışişleri Bakanı Davutoğlu sadece caka satmaktadır.

 

TÜRKİYE NE YAPMALI?

 

Türkiye, Orta Doğu’da bir ateş çemberinin yanı başında varlığını sürdürmektedir. Bölgedeki mezhep, etnik ayrımcılık ve egemenlik mücadelelerinin sıçratacağı bir kıvılcım, Türkiye’de ciddi hadiselerin patlak vermesine neden olabilir. Gezi Parkı olaylarının genişleyerek birkaç gün içinde yurt sathına yayılması, toplumsal dengelerin hassas düzenek üzerinde oturduğunu göstermiştir. AKP iktidarı tıpasını çekip cini şişeden çıkardığı için, Türkiye’nin zayıf karnını oluşturan bütün toplumsal dinamikler dış etkiye, tahrike ve manipülasyona açık hâle gelmiştir. Bu sebeple, hükümetin çözüm süreci adı altında yaptığı ve aslında çözülme sürecinden ibaret olan hamleler, geri dönülemez bir yola girilmeden durdurulmalıdır. Dışarıdan gelebilecek tehlikelere karşı içyapının sağlamlaştırılması, millî birlik ve bütünlüğün kuvvetlendirilmesi gereklidir. Demokratikleşme adı altında bölücü terör örgütünün taleplerini hayata geçirmek yerine; her kesimin, her inancın ve her fikrin temsil edildiği çoğulcu demokrasinin ve parlamenter sistemin eksikleri, kusurları gidermelidir.

 

AKP iktidarı Türkiye’yi bunalıma sokmuştur. Buhrandan çıkış yolu, yaşadığımız coğrafyada bin yıldan fazla sürede oluşan ortak kültür değerlerine sarılmak ve millî devlet yapısını da bu temel üzerine oturtmaktır. Aksi hâlde, cinin arkasına her saklanan, yeni bir istekle devletin karşısına çıkacaktır.

 

Ayrıca Türkiye bölgedeki çok eklemli ve çok aktörlü bir mücadeleyi iyi tahlil etmelidir. Krizin sonrası mevcut durumdan daha önemlidir. Ortaya çıkacak konjonktür ve güç dengeleri iyi hesaplanmalı, Türkiye’nin çıkarları doğrultusunda akılcı politikalar belirlenmelidir. Türk diplomasisi maceraperestlikten ve ideolojik bakıştan kurtarılmalıdır. Aksi takdirde stratejik derinlik adına sığ sularda seyreden diplomasi gemisi batmağa mahkûmdur.

 

Türkiye Rusya, Çin ve İran faktörünü göz ardı etmeyen bir politika belirlemeli, Suriye Krizi’nin uluslararası bir konferansta masaya yatırılması çabalarında aktif rol üstlenmelidir.

 

ABD ve AB ülkelerinin bölgedeki etnik ve dini farklılıkları öne çıkararak parçalamaya çalıştığı bölgede Türkiye tam tersi politika takip etmelidir.

 

AKP iktidarının yaptığı gibi Sünni hegemonyasına dayanan bir politika, bölgesel ayrışmayı daha çok körükleyecektir.

 

Türkiye Osmanlı’nın emperyal bakiyesini sandıktan çıkararak bütün bölgesel unsurları kucaklayıcı bir politika üzerinde yoğunlaşmalıdır. Öncelikle bölge ülkelerinin etkin ve dini ayrılıklar yüzünden bölünmesini engellemek için ne gerekiyorsa yapılmalıdır. Türkiye’nin çıkarı, bölgede istikrarın sağlanmasındadır. Amerikan yönetiminin haritasını çizmeye çalıştığı bölgesel otonomiler ve yeni devletçikler, gül bahçesini zehirli otların bürümesinden farksızdır.

 

Türkiye’nin tecrübe sahibi olduğu modern ve çoğulcu demokratik sistem, bölge ülkeleri için rol modeldir. Ancak AKP iktidarının Türkiye’nin temelleriyle oynayan politikaları, bölücü unsurlara hürriyet bahşetme sevdası, Erdoğan’ın tek adamlık hayalleri, ülkemizin bölgedeki imajını zedelemiştir. AKP iktidarı, artık bölge ülkelerine bölücülük ihraç eden bir mekanizmadır. Etnik ve mikro milliyetçilikleri, mezhep ayrımcılığını AKP iktidarı körüklemiştir. Bunun bölgeye yansımaları fevkalade tehlikeli sonuçlar doğuracaktır. Küresel güçlerin de istediği budur. Oysa Türkiye’nin Orta Doğu’ya huzur ve sükûnun gelmesi için anahtar rol üstlenmesi, öncelikle bölgede istikrar unsuru olduğu günlerdeki siyasi yapıya dönmesiyle mümkündür.

 

Sonuç olarak, Türkiye Cumhuriyeti sınırlarının hemen dibindeki gayri meşru oluşuma göz yumulamayacağı açıktır. MHP Genel Başkanı Sayın Devlet Bahçeli’nin son gelişmeler karşısında çözüm önerisi olarak sunduğu gibi, “Suriye sınır bölgemizde PKK otonom bölgesinin resmiyet kazanmasını önlemek, ilanını engellemek karşımızdaki en acil meseledir.” Bu nedenle Türkiye, Suriye’nin kuzeyinde özerk yönetim kurulmasına seyirci kalmamalı, oluşan fiilî duruma son vermek için askerî güçle müdahale seçeneğini gündeme getirmelidir. Bu amaçla, askeri caydırıcılığının gereği olan hazırlık ve tedbirlerin sınır bölgelerimizde ve arazide uygulamasına geçilmelidir. Bu arada Türkiye’nin güney doğusunda devlet otoritesi derhal yeniden tesis edilmelidir. PKK-PYD’nin Kuzey Suriye’deki maceraperest girişimine destek veren Barzani, bütün desteğini kesmesi konusunda açık bir dille uyarılmalıdır. Uluslararası camiaya da, Türkiye’nin sınırlarının ötesinde kendi güvenliğini hedef alan bir oldubittiye asla izin vermeyeceği kesin ve kararlı bir dille duyurulmalıdır. Bütün bu hayatî adımları tamamlamak üzere, Başbakan Erdoğan teröristlerle sürdürdüğü kirli pazarlıklara bir son vermeli, sözde barış süreci diye dayattığı rezaleti bitirmeli, aklını başına toplamalıdır.

 

 



Bu sitede yer alan bilgiler İkinci Bölge Haber adresi kaynak gösterilmeden kullanılamaz. Tüm hakları Telif Hakları Yasası'nca korunmaktadır. Yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir.
İnternet Gazetemizde yayınlanan Haber, Makale, Video, Galerilerdeki kategori Resimlerinin Yayınlanmış olması desteklediğimiz anlamını taşımaz.

FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

HABER ARA
ÇOK OKUNAN HABERLER
VİDEO GALERİ
FOTO GALERİ
GÜNDEM'DEN BAŞLIKLAR
YUKARI