Bugun...
Tarihi Arka Plan


Prof. Dr. E. Semih YALÇIN
 
 
facebook-paylas
Tarih: 29-07-2013 18:30
     

Cumhuriyetin en önemli adımlarından biri, bölgenin ve Türk dünyasının gerçeklerini esas alan ve sağlam temelleri olan bir dış politika anlayışının oturtulmasıdır.

 

Atatürk’ün “Yurtta sulh, cihanda sulh” ile kastettiği bölgesel ve küresel barışın arka planında büyük devlet anlayışı yatmaktadır. Bu, Türk dünyasında ve İslam coğrafyasındaki fikir ayrılıkları, mezhep çatışmaları ve etnik anlaşmazlıkları da ortadan kaldırmayı hedefleyen birleştirici bir anlayıştır.

 

Gerek Osmanlı döneminde ve gerek öncesinde Ortadoğu’da ve Anadolu coğrafyasında Müslümanlar arasında bilhassa mezhep ayrılıkları yüzünden ciddi çatışmalar, mücadele ve savaşlar yaşanmıştır. Türklerin İslamiyet’i kabulünden sonra Türk toplulukları da mezhep temelli çatışmalardan nasibini almıştır. Kurulan bütün Türk devletlerinde devletin ve milletin bekasını tehdit eden unsurlar arasında mezhep ayrılıkları etnik farklılıklardan daha etkili olmuştur.

 

Cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren Anadolu’da görülen ayrılıkçı isyanların arka planında, etnik faktörlerden çok dinî ön yargılara ve taassuba dayanan mezhep farklılıkları yatmaktadır.

 

Atatürk, bu gerçeği görmüş ve Cumhuriyeti, gelecekte ortaya çıkabilecek, devletin birlik ve bütünlüğünü tehdit edebilecek inanç farklılıklarını ortak bir potada yumuşatmak için laikliğin anayasaya konmasını sağlamıştır.

 

Laikliğin 1937’de anayasaya konmasının arkasında yatan en büyük sebep, İslam’ın dünya hayatını düzenleyen normlarını devlet ve hukuk sisteminden uzak tutmak değil, üniter devletin teşekkül ve tekâmülüne müsait bir toplumsal yapı oluşturmaktır.

 

Türkiye Cumhuriyeti çok ağır ve acı tecrübelerden geçerek bugünlere gelmiştir. Tarihi hamaset gözlüğüyle değerlendirip devlet politikalarını bunun romantizmiyle belirlemeye çalışmak, Türkiye’yi maceraya sürükler.

 

Nitekim Türk toplumunun hassas dengelerini gözetmeden, Cumhuriyetin kuruluşundaki temel sebepleri ve hangi anlayışla üniter yapıda karar kılındığını dikkate almadan politika üreten AKP iktidarı, Türkiye’yi içeride ve dışarıda badirelerin kucağına itmiştir.

 

AKP’nin ideolojik bakışını da kapsayan Yeni Cumhuriyet ve Yeni Osmanlıcılık gibi teori ve görüşler, aslında Cumhuriyet felsefesinin ve idealinin alternatifi değildir. Bunlar, Türkiye’yi kuran anlayışın terk edilmesi ve birlik ruhunun dağıtılması hesaplarını yapan mahfillerin Cumhuriyet düşmanı çevrelere üflediği fikirlerdir.

 

Cumhuriyet düşmanlığını siyasal İslamcılığın, ümmetçiliğin bir gereği sayanlar, Cumhuriyet’in İslam’a darbe indirdiği düşüncesiyle, üniter devlet yapısına düşman kesilenler, Türkiye’nin önünü kesmek isteyen dış mihraklar için en uygun partner olmuştur.

 

İslamiyet zırhı, bu çevreler nezdinde muhafazakâr halk yığınlarının inançlarını istismar etmek için bir vasıtadır. Bunların fikirleri, hukuk sistemini ve yasaları inanç açısından yargılayıp kalabalıkları Cumhuriyet sistemine muhalif hâle getirmek üzerine bina edilmiştir. Buna karşılık Cumhuriyet’i savunanların önemli bir kısmı ise, Atatürk’ü anlayamadıkları ve Cumhuriyet’i kuran anlayışı kavrayamadıkları için Cumhuriyet felsefesini İslam karşıtlığı zannetme hatasına düşmüşlerdir. İki tarzdan biri ifrat ise, diğeri de tefrittir. Ne Atatürk İslam düşmanıdır, ne de Cumhuriyet İslam’a muhalif bir yönetim biçimidir.

 

Diğer yandan, Türkiye’yi Cumhuriyet rejimine götüren süreç, Millî Mücadele yıllarında değil, Osmanlı henüz dünyanın dört büyük devletinden biri iken başlamıştır.

 

Tarih bilimcilerin çoğuna göre Osmanlı Devleti, bir İslam ülkesi olmakla birlikte, teokratik devlet değildir. Şerî hukukun içinden çıkamadığı konularda örfî hukuka başvurulmuştur. Örfî hukuk uygulamalarının Fatih dönemine kadar uzandığını gösteren belgeler mevcuttur.

 

Cumhuriyetçilerle Saltanat yanlıları arasındaki siyasi mücadelenin temel unsurlarından Hilafet de, özellikle Osmanlı’nın son döneminde sembolik hâle gelmiştir. Hilafetin sembolik olmaktan başka işe yaramadığı, Birinci Dünya Savaşı yıllarında görülmüştür. Arap dünyası Osmanlılara karşı İngilizlerin yanında savaşmıştır. Arap milliyetçileri Osmanlı askerlerini emperyalist ordu olarak görmeye başlamış, İngilizlerle birlikte olmak için gizli gizli dağıtılan bildirilerde, Arap halkı Osmanlı emperyalizmine karşı silaha sarılmaya davet edilmiştir. Bunun sonucunda Arap coğrafyası gerçek emperyalizmin kucağına itilmiştir. Bugün Arap dünyasında yaşanan sancılarda, Filistin topraklarındaki İsrail zulmünde, İngiliz altınlarıyla beslenen ve İngiliz gizli servisinin çabalarıyla örgütlenen Arap milliyetçilerinin vebali vardır. Son dönemde Irak’ta, Suriye’de ve Mısır’da yaşananlar da, geçmişte din kardeşlerini sırtından vurmaktan ibaret anti-Osmanlıcı Arap asabiyetçiliğinin geçmişteki affedilmez günahlarının mahsulüdür.

 

Osmanlı hükümetinin bütün çabalarına, Teşkilat-ı Mahsusa’nın karşı istihbarat ve propaganda faaliyetlerine rağmen Arap ayrılıkçılığı önlenememiştir. Bugün de benzer ayrılıkçı projeler, bölücü Kürt ırkçıları üzerinde uygulanmaktadır. Dün nasıl Arap ırkçıları Osmanlı ordusunu emperyalist addettiyse, bugün ayrılıkçı Kürt siyasetçiler ve PKK da Türk ordusunu bölgede aynı gözle görmektedir.

 

Türkiye’yi aynı gözle gören taşeronlar ve emperyalizmin hizmetkârları, PKK’dan ibaret değildir. Türkiye’nin bir galon petrol ve inşaat yatırımları uğruna Barzani ile kurduğu sıkı ilişkilerin meyvesi, ham muşmula gibi boğazımıza takılmaya başlamıştır. Türkiye’nin Bağdat’ı öteleyerek itibar kazandırdığı Kuzey Irak Bölgesel Yönetimi’nin meşruiyeti Vaşington’dan menkul lideri, bugün sözde Kürt birliği için Erbil’de toplanacak konferansın ön çalışmalarını yönetmiştir. Erbil konferansının üzerinden sözde “demokrasi ve bölgesel barış” gömleği çıkarılmış, Ulusal Kürt Kongresi adıyla toplanılması kararlaştırılmıştır. Türkiye, Irak, İran ve Suriye’deki Kürt grup ve parti temsilcilerini Kuzey Irak’taki Erbil kentinde toplayan Bölgesel Kürt Yönetimi Başkanı Mesut Barzani, bölücü başına gönderme yaparak “Öcalan’ın da aramızda olmasını isterdim” demiştir. Bu girişimler, PKK-PYD’nin Kuzey Suriye’de ne yapmak istediğini de açıklamaya yeterlidir. AKP iktidarının pandoranın kutusunu açarak PKK’ya ne kadar güç verdiği, sözde demokrasi ve barış konferanslarının Ankara ve Diyarbakır ve Brüksel’den sonra Erbil ayağının ön hazırlık toplantılarında ortaya çıkmıştır.

 

Bütün bu ayrılıkçı faaliyetlere Batı dünyası bazen gizli, bazen de açık destek vermektedir. Batılı ülkelerin gayesi, Lozan Barış Antlaşması’yla Türkiye’nin dünyaya kabul ettirdiği millî varlığını parçalamaktır. Türkiye, emperyalist ülkeleri Lozan’da masaya oturtmak için çok ağır bedeller ödemiştir. Şimdi ise küresel güçler rövanşı alma peşindedir.

 

Ne yazık ki AKP’nin uyguladığı politikalar, geçmişten ders alınmadığını, Başbakan Erdoğan’ın Türk tarihini bilmediğini göstermektedir. Aynı tarih bilgisi eksikliği AKP kurmaylarının hemen hepsinde mevcuttur. Bunun içindir ki iktidar partisinin zihniyetini taşıyanlar, ne son dönem Osmanlı Devleti’nin başına gelenleri iyi analiz edebilmiş, ne de Cumhuriyet’in kuruluş felsefesini anlayabilmiştir.

 

AKP çevrelerinde, Türk Devleti’nin uluslararası platformda meşruiyetinin tescili ve vesikası olan Lozan Barış Antlaşması’na duyulan alerjinin menşei de aynı tarih cehaletinde kaynaklanmaktadır.

 

Kuruluş Felsefesi ve Kardeşlik Hukukunun Temelleri

24 Temmuz 2013 günü 90. Yılını idrak ettiğimiz Lozan Antlaşması, yalnızca Batılı devletler ve hür dünya tarafından yeni Türkiye’nin kabulünü sağlamakla kalmamıştır. Aynı zamanda, Türk toplumundaki hassas dengeleri gözeten, kucaklayıcı ve kaynaştırıcı bir anlayışın temelleri de atılmıştır. Lozan’da Türk heyetinin ısrarla müdafaa ettiği ve azınlık tanımına açıklık getiren tez, Türkiye’nin birlik ve bütünlüğünü sağlam esaslara bağlamak için düşünülmüştür. Azınlık tanımı, Ermeniler ve Rumlar gibi gayri Müslim cemaatler için kabul edilirken, ister Türk olsun, ister Çerkez, isterse Arap veya Kürt, Müslüman halk devletin asıl ve eşit sahipleri olarak görülmüştür.

 

Lozan Görüşmeleri sırasında, azınlıkların hukuki statüsü ve azınlık anlayışı Osmanlı Devleti’nde olduğu gibi Müslim-Gayrimüslim ayrımına göre şekillenmiştir. Bunda Türk delegasyonunun ısrarı etkin olmuştur. Türk heyetinin Osmanlı tezini esas almasının sebebi, İngilizlerin yeni Türkiye’nin toplumsal yapısı içinde Kürt kökenliler ve Alevilerden azınlıklar oluşturma gayretidir.  Türk tarafı, girişimin arka planındaki kirli hesabı gördüğü için, Türkiye’de Müslümanlara azınlık statüsü verilmesinin kabul edilemez olduğunu kararlılıkla savunmuştur. Sonunda Türk delegasyonunun görüşü kabul edilmiş ve Türk toplumunu parçalara ayıracak bir plan engellenmiştir. Hem Müslümanlar, hem de Gayrimüslimler ayrım yapılmaksızın Türk uyruklu kabul edilmiştir. Anayasanın 66. maddesinin 1. fıkrasında belirtilen ‘‘Türk Devleti’ne vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türk’tür.’’ Hükmü, Lozan Barış Antlaşması’yla kabul edilen bir realiteyi anayasal zemine oturtmakta ve korumaktadır.

 

Lozan’da savunulup emperyalistlere kabul ettirilen bu sosyolojik anlayış, sulh akdinden sonra Atatürk’ün sevk ve idaresindeki yeni Türk Devleti’nin hangi kültürel prensiplere dayandırılacağını ve nasıl bir toplum yapısının hedeflendiğini ortaya koyan bir delildir. Cumhuriyet’in temellerinin ırkçılık üzerine bina edildiğini iddia edenleri, Türkiye’deki azınlıkların hukuki statüsünü belirleyen Lozan Barış Antlaşması yalanlamaktadır. Lozan Antlaşması, bugün Kürt kökenli vatandaşlarımızı kültürel kimlikleri tanınması gereken azınlıklarmış gibi gösteren bölücü terör örgütüne Türkiye’nin önünü kesmek için destek veren ülkelere en iyi cevaptır.

 

 

Toplumsal Bütünlüğü Esas Alan Tedbirler

1924’teki Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası denemesi ve 1925’teki Şeyh Sait İsyanının ardından, genç Cumhuriyet’in beka ağacına henüz pamuk ipliğiyle bağlı olduğu ve payidar olabilmek için alınacak hayli uzun mesafe bulunduğu anlaşılmıştır.

 

1930’daki Serbest Fırka olayının da başarısızlıkla sonuçlanmasıyla, çok partili demokrasi ve özgürlükler için toplumun ve hukuki sistemin henüz yeterli ve hazır olmadığı kanaatine varılmıştır. Doğudaki ayrılıkçı isyanlar bu tabloya eklendiğinde sistemin bazı eksik ve açıklarının olduğu anlaşılmıştır. Hükümetin bu konuda önüne çıkan en büyük sorunlardan biri de, tarihe Dersim ayaklanması olarak geçen Tunceli’deki Alevi başkaldırısıdır.

 

Anlaşılmıştır ki Anadolu’daki mevcut toplum katmanlarının birbirine sıkı sıkıya kenetlenmesi ve homojen bir yapı oluşturulabilmesi için alınması gereken tedbirler vardır.

 

Türkiye artık tek başına dünyadaki ve bölgedeki güç dengelerini değiştirecek Osmanlı Devleti değildir. Anadolu insanını geleneksel Sünni İslam siyasetiyle bir arada tutabilecek dayanaklar ortadan kalkmıştır. Osmanlı’nın bakiyesi olan Anadolu topraklarında elde yorgun, fakir, okumamış ve geri bırakılmış bir toplum vardır. Cumhuriyet’e, Osmanlı’nın geri kalmışlık yıllarından bu yana süren taassupla, Batılılaşma çabaları arasında sıkışmış bir sosyal yapı intikal etmiştir. Türkiye bunu kısa sürede ortadan kaldırabilecek aydın kadrolarından da mahrumdur. Sosyal barışı sağlayan dini müesseselerle eğitim kurumları çoktan fonksiyonlarını yitirmiştir. Cumhuriyet’i kuranlar, devleti ayakta tutmak için kendilerine yeni bir yol çizmek zorunda kalmışlardır. 1923’e gelinceye kadar sosyal barışı sağlamak için TBMM hükümetleri büyük mücadele vermiştir. Gerek Millî Mücadele ve gerekse Cumhuriyet dönemlerinde çıkarılan isyanlar ve muhalif siyasi hareketler, devleti ayakta tutma endişesi içindeki hükümetleri zorunlu kararlara itmiştir.

 

Bu çerçevede 25 Aralık 1935‘te Tunceli Kanunu çıkarılmıştır. Bu kanunla birlikte Dersim’in adı Tunceli olarak değiştirilmiştir. Hemen sonra daha önce Birinci Genel Müfettişlik kapsamında bulunan Elazığ, Tunceli, Erzincan ve Bingöl’ü içeren Elazığ merkezli Dördüncü Genel Valilik kurulmuştur(6 Ocak 1936). Tunceli Kanunu’nun geçerlik alanı sadece Dördüncü Genel Valilik kapsamına giren illerle sınırlı kalmamıştır. Sivas, Malatya, Erzurum ve Gümüşhane illeri de bu kanunun geçerlik alanına dâhil edilmiştir. Böylece merkezi Dersim olmak üzere Alevilerin yaşadığı geniş bir alan Tunceli Kanunu kapsamına alınmıştır.

 

1937 yılının Şubatında da laiklik ilkesi anayasaya konmuştur. Laikliğin anayasaya konmasının nedeni, toplumu İslam’dan uzaklaştırmak değil, çeşitli alt kültürlerden, etnik yapılardan, farklı inanç ve mezheplerden oluşan Anadolu coğrafyasındaki insanları tek potada birleştirmektir. Laiklik, bir bakıma Sünni İslam inancına tepkili kitlelerin sisteme ve yeni toplum yapısına entegrasyonunu kolaylaştırmanın yolu olarak benimsenmiştir.

 

Ankara Hükümetince bir taraftan da 14 Haziran 1935’te "Diyanet İşleri Reisliği Teşkilat ve Vazifelerine Dair Kanun" TBMM'de kabul edilmiştir. Cumhuriyet Türkiye’si, çok etnisiteli ve çok mezhepli yapıyı ulusal birliğe tahvil edebilmek için dini kontrolünde tutan bir sistem kurma ihtiyacı duymuştur. Asıl sebep, insanların dinine müdahale değil, ortak bir geleceğe toplumu hazırlamaktır. Yani iyi niyet söz konusudur. Ancak bu Diyanet İşleri Başkanlığı bünyesindeki eksiklikleri görmezden gelmeyi de gerektirmez. Bugün gelinen noktada ise başta Alevi kesiminin talepleri olmak üzere devletin dikkate alması gereken hususlar vardır. Bu bağlamda Diyanet İşleri Başkanlığı’nın yapısı içinde revizyona gidilmesi ve bu teşkilatın görev tanımının yeniden düzenlenmesi bir mecburiyettir.

 

Laikliğin sadece dine müdahale aracı olarak görülmesi yanlıştır. Sünni İslam’ı temsil eden çoğunluğun anlayışıyla Türkiye’de din meselesine bakan aydınlar, konuyu tek taraflı olarak değerlendirmişlerdir.

 

        Sünni İslam inancıyla devletin devamını isteyenlerin dayanaklarından olan Saltanat ve Hilafet kurumlarının kaldırılması ise, sadece siyasi bir karar değildir. Bunlar devletin ve toplumun sırtında yük hâline geldikleri için kaldırılmıştır. Pratikte bir fonksiyonları kalmamış, sembolik kurumlara dönüşmüşlerdir. Öte yandan, Saltanatın Birinci TBMM’de,  Hilafetin de Cumhuriyet döneminde kutuplaşmaya ve cepheleşmeye yol açtığı görülmüştür.

 

Nitekim AKP iktidarı o yıllardaki kutuplaşmanın şartlarını laik-anti laik ayrımını belirginleştirmek suretiyle günümüze taşımıştır. Bu sebeple toplumda önü alınması zor bir cepheleşmeye ve ayrışmaya doğru gidildiği görülmektedir. Açıkça saltanat ve hatta hilafet yanlısı bir anlayışa sahip olan AKP iktidarı, başkanlık sistemini de bunun için getirmek istemektedir.

 

Yavuz Sultan Selim ve Şah İsmail Kavgasının İçyüzü

Türk toplumunda cepheleşme ve kutuplaşma tehdidi ihtiva eden bir başka mesele de, temelleri Osmanlılarla Safeviler arasındaki mücadeleye kadar inen Sünni-Alevi gerginliğidir. Günümüzde Türkiye’nin zayıf karnını oluşturan Sunni-Alevi anlaşmazlığı konusunda AKP’nin sağlıklı politikalar üretememesinin sebebi, yine tarih bilgisi eksikliğidir. O bakımdan bu meseleyi enine boyuna değerlendirmekte, ön yargı ve yanlış inanışların kaynaklarını ortaya sermekte fayda mülahaza ediyoruz.

 

Yavuz Sultan Selim, Anadolu’da Türk birliğini ve Osmanlı hâkimiyetini sağlamak için İran’daki bir başka Türk devletiyle, Safevilerle mücadeleye girişmiştir. Osmanlı Devleti kendini Orta Asya’dan intikal eden Kızılelma kavramıyla özetlenen Türk cihan hâkimiyeti anlayışının en yetkin temsilcisi olarak görmüştür. Şah İsmail de bir Türk hükümdarı olarak Anadolu coğrafyasına hâkim olmak için Osmanlılarla kavgaya tutuşmuştur. Bu meseleyi Sünni-Alevi mücadelesine indirgemek, tarihi bir yanılgıdır. Bu konuda Osmanlı dönemi tarihçilerinden intikal eden bilgi ve belgeler objektif kriterler esas alınarak ve çok yönlü değerlendirilmelidir. Onların Osmanlı kimliğini taşıdıkları, bakış açılarını devrin toplumsal ve siyasî anlayışının belirlediği unutulmamalıdır. Ayrıca, iki Türk devleti arasındaki egemenlik mücadelesinin mezhep temelinde yorumlanmasının, İslam ve Türk birliğine zarar vereceği hatırdan çıkarılmamalıdır.

 

Osmanlı Devleti’yle İran’daki Safeviler arasında Anadolu’da cereyan eden savaş, sadece bir mezhep mücadelesi değildir. İki Türk devletinin, tamamen siyasi ve sosyolojik temellere dayanan egemenlik kavgasıdır. Yavuz’un Şah İsmail’i etkisiz hâle getirmek istemesindeki amac, Türk cihan hâkimiyetini üç kıtaya yayma ve İslam birliğini sağlama yolunda Osmanlı Devleti’nin önündeki en büyük engellerden birine, Anadolu’daki karışıklıklara son vermektir. Yavuz’un İran Seferi, bu çerçevede değerlendirilmelidir.

 

Alevilerin topluca katline yol açtığı söylenen fetvalar da, Sünniliği Aleviliğe karşı üstün kılmak ve Alevileri ezmek için değil, Osmanlının siyasi hâkimiyetini tesis etmek için çıkarılmıştır.

 

Yavuz Sultan Selim’in sadece Sünni İslam’ın sembolü olarak görülmesi ve gösterilmeye çalışılması doğru değildir. Tarihçilerin Yavuz’un dönemindeki konumu ve rolüyle ilgili tespitleri farklıdır. Siyasal İslamcıların romantizminde doğu tarzı tutuculuk egemendir. Bunların Ortodoks İslam’ı yansıtan ideolojik din anlayışında başat kimlik olarak sunduğu Yavuz, aslında döneminin Osmanlı ve İslam coğrafyasında birliğin ve bütünlüğün timsalidir. Türk  ve İslam dünyasını birleştiren, halifeliği Osmanlı’ya getiren bir padişahtır. Bununla birlikte Yavuz Sultan Selim hakkında özellikle Anadolu’da yaşayan Aleviler nezdinde olumsuz kanaatler yaygındır. Alevi vatandaşlarımız arasında yüzyıllardır babadan oğula intikal eden bir hikâye günümüzde de anlatılmakta, Yavuz’un 40 bin Alevi’yi kestiği, katliam  yaptığı inancı sürdürülmektedir. Sünni bir padişah olan Yavuz hakkındaki bu gerçek dışı iddialar, ne yazık ki Sünni-Alevi ayrılığının adeta simgesi hâline gelmiştir. Oysa Yavuz’un böyle bir katliamın emrini verdiğine dair hiçbir tutarlı dayanak yoktur. Günümüzde bilimsel kriterleri esas alan tarihçiler, böyle bir olayın gerçekleşmediği görüşünde birleşmektedir.

 

Yavuz Sultan Selim, Alevileri topluca katletmek şöyle dursun, Safevilerin Anadolu’da çıkardığı isyanları bastırmış, parçalanma tehlikesini ortadan kaldırmıştır. Yavuz tarafından 40 bin kişinin öldürüldüğü iddiaları, sadece bir eski kaynakta, dönemin önemli âlimlerinden İdris-i Bitlisi’nin kitabında yer almaktadır. Oysa Aleviler, İdris-i Bitlisi’yi hiç sevmezler ve hiçbir sözünü kabul  etmezler. Yavuz döneminde İran’ın yaptıklarını bilen İdris-i Bitlisi’nin biraz da Şii düşmanlığıyla bu öldürmeleri abartılı bir şekilde anlattığını bütün tarihçiler kabul etmektedir.

 

Hakikatte Yavuz Sultan Selim, Anadolu ve Orta Doğu’daki İslam ülkeleri için birlik ve beraberliğin sembolüdür. Yavuz’un Safevilerle mücadele ettiği dönemde Anadolu’da yaygın bir fitne ve ayrılıkçılık rüzgârı hâkimdir. Osmanlı Devleti bu rüzgârı ortadan kaldırmak ve Anadolu insanının kucaklaşmasını, farklı inanç ve kültürlerden insanların bir arada ve barış içinde yaşamasını sağlamak için harekete geçmiştir. Osmanlı Devleti’nin Türk dünyasıyla sağlıklı münasebetler kurmasının yolu da Anadolu’da tam hâkimiyet kurmasından geçmektedir. Yavuz’un Şah İsmail’i alt etmek, yenmek istemesinin asıl sebebi böyle bir siyaset gütmesindendir. Yoksa Alevileri yok etmek ve Sünni üstünlüğü sağlamak gibi bir siyaset takip etmemiştir. Bu amaçla çıkarılan fetvalar, sadece hedefe götüren bir silah ve vasıta olarak değerlendirilmelidir. Ancak AKP iktidarı bu tarihi gerçekliği yanlış okumakta, Sünniliği istismar ederek mezhep ayrılığının temellerini atmaya hazırlanmaktadır.

 

AKP iktidarı tarafından İstanbul Boğazı’na yapılacak üçüncü köprüye Yavuz Sultan Selim adının verilmesi, sembolik bir değer taşımakla beraber, iktidarın yönetim anlayışını aksettirmektedir. AKP zihniyetine göre Yavuz Sultan Selim Sünni İslam’a dayalı devlet ve hâkimiyet anlayışının temsilcisi ve simgesidir. Yavuz adı, Alevi vatandaşlarımız nezdinde ise baskı, katliam ve hoşgörüsüzlüğü sembolize etmektedir.

 

Demokrasi, hoşgörü, eşitlik ve insan hakları gibi kavramları programlarında öne çıkararak iktidara gelen AKP’nin bu bilinçli tercihi, Anadolu’da geleneksel Türk kültürünün değerlerini yaşatan ve devlete sadakati bilinen Alevi toplumunda rahatsızlığa yol açmıştır. Suriye krizi dolayısıyla bölgedeki Selefi unsurlarla, El Nusra gibi örgütlerle teması bilinen AKP hakkında şüpheler artmıştır. Türkiye’nin önemli bir projesine ad verilirken, Heterodoks İslam’ı temsil eden Alevi toplumunun hassasiyetlerinin göz ardı edilmesi, Başbakan Erdoğan’ın ustalık döneminde artık partisinin asıl niyet ve hedeflerini aşikâr etme eğilimine girdiğini göstermektedir.

 

AKP iktidarının Türk toplumu üzerinde tatbik etmeye çalıştığı siyasi mühendisliğin şifrelerini veren Yavuz simgesi, aynı zamanda bölgedeki gelişmelere ve toplumsal yapılara da aynı gözlükle mi bakıldığı sorusunu akıllara getirmektedir. İktidarın bu bakış açısı, Osmanlı’dan tevarüs edilen sosyal, kültürel ve siyasi hastalıkların nüksetmesine zemin hazırlamaktadır. Cumhuriyet Türkiye’si, bu illetlerin tedavisi için çok uğraşmıştır. Yaraların kurutulması, ateşin düşürülüp küllendirilmesi için mücadele etmiştir. Türkiye; bütün inkıtalara rağmen, işleyen demokratik parlamenter sistemiyle, çoğulcu demokrasisiyle, gelişen ekonomisi ve askerî gücüyle yıllar içinde bölgesinde güven veren, istikrar unsuru bir ülke hâline gelmiştir. Aradan geçen onlarca yıldan sonra AKP iktidarı tarafından küllerin savrulup ateşin yeniden körüklenerek közlerin parlatılmak istenmesi; ülkede sosyal barışı, birlik ve bütünlüğü; bölgede de istikrar ve güveni ortadan kaldıracak tehlikeli bir maceradır.

 

Türk toplumunun ayrılmaz bir parçası ve Cumhuriyetin de güvencesi olan Alevi kesiminin hissiyatı anlamaya çalışılmalı, tepkilerine kulaklar tıkanmamalıdır. Aleviler Türkiye’de Orta Asya’dan Anadolu’ya taşınan Türk kültür değerlerinin koruyucuları ve kuşaktan kuşağa aktarıcılarıdır. Bu itibarla Cumhuriyet Türkiye’sinin açılım süreciyle genişleyen bölücülük furyası karşısında alacağı tedbirler, Atatürk döneminde olduğu gibi hassas dengeleri gözetmeli, Alevi topluluğu göz ardı edilmemelidir. Bu Türkiye’nin Suriye ve Irak gibi bölge ülkelerine yönelik politikalarının selameti açısından bir zarurettir.

 

 

Orta Doğu’daki Çatışmaların Arka Planı ve Türkiye

Türkiye’nin Orta Doğu siyaseti, AKP tarafından Şii-Alevi dünyası ile çatışma algısı yansıtan bir zemin üzerine oturtulmuştur. Bu zemin, AKP hükümetinin bölge ülkeleriyle ilişkilerinde belirleyici olmuştur. Bölgede İran, Irak ve Suriye ile mevcut sorunlu ilişkiler, bunun en bariz göstergesidir.

 

Esat rejimi salt Arap Aleviliğinin temsilcisi gibi görülmemelidir. Sonuçta Esad’ın kendi insanlarının kanına girerek verdiği mücadele, egemenlik kavgasıdır. Diğer taraftan Esad muhalifleri de masum değildir; kendi vatandaşlarının öldürülmesi konusunda en az Esad yanlıları kadar acımasız ve müsamahasızdır. İran rejiminin ve Şii militanların Esad’ı desteklemesi, Alevilerle Sünniler arasındaki bir mücadele gibi görünse de gerçek bundan ibaret değildir. Bölgedeki konjonktürde ABD, AB politikalarına karşı herkes kendine en uygun vaziyeti almış, saflarını ona göre belirlemiştir.

 

Ayrıca Suriye lideri Esad’ı destekleyenler Nusayriler ve öteki Şii unsurlardan ibaret değildir. Suriye’de başlayan iç savaşın daha başlangıç döneminde Sünni El Berri, El Bicare, El Asasne ve El Batuş aşiretleri silahlı militanlara karşı mücadele etmek için ortak bir grup kurma konusunda anlaşmaya varmışlardır. Esad’ın eşi Esma Esad'ın ailesinin Sünni olduğu da unutulmamalıdır. Bunun yanında Esad'ı destekleyen açıklamaları bilinen Suriye Müftüsü Bedreddin Hassun, fetva vererek rejimi korumak için yapılacak mücadeleyi "Farz-ı Ayn" ilan etmiştir. Fetvadaki bütün Arap ve İslam dünyası Müslümanları için Suriye’de cihadın farz olması, Uluslararası gözlemciler tarafından İranlılar ve Hizbullah üyelerine yardım çağrısı olarak gösterilmektedir Söz konusu fetvanın, Esad rejiminin iyice köşeye sıkıştığı, son çare olarak müftülüğü kullanma yoluna gitmiş olabileceği şeklinde yorumlar yapılmaktadır. Hattâ Esad’ın dini kullandığı da iddia edilmektedir. Fakat aynı şey muhalifler için de geçerlidir. Burada din bunlar tarafından vasıta olarak kullanılmaktadır. Asıl savaş egemenlik savaşıdır. Batılı ülkeler bunu pek alâ bilmekte, ancak bölgedeki ve Suriye’deki fotoğrafın farklı okunması için yoğun gayret sarf etmektedir. Aynı gayret Türk Hükümeti tarafından da gösterilmektedir.

 

       Batı dünyasının muhalefetine rağmen Rusya, Çin, İran ve Irak’ın desteği, Esad’ın elini güçlendirmiştir. Suriye nüfusunun yaklaşık yüzde 90’ı Arap’tır. Geri kalan halk; Kürt, Ermeni, Çerkez ve Türkmen gibi etnik gruplardan oluşmaktadır. Esad ailesinin hegemonyasındaki Suriye’de geçen uzun yıllar içinde millî kimlikleri netleşmemiş insanlardan oluşan bu popülasyon yapısı korunmuştur. Esad’ın mensup olduğu Nusayriler de Sünni Araplara göre azınlıktadır. Esad’ın, arkasındaki destekle sadece Nusayrilerin değil, bütün Suriye Araplarının temsilcisi ve lideri olarak algılanması ve desteklenmesi mümkündür. Türkiye’nin yanlış politikaları da Esad’a bu fırsatı vermektedir.

 

Türkiye’nin demokratik parlamenter sistemi ve laik yapısı, aslında Suriye için en uygun ve sağlıklı modeldir. Bu diğer Müslüman ülkeler için de geçerlidir. Ancak AKP hükümetinin ideolojik ve Ortodoks İslam anlayışıyla kurguladığı siyaset, Türkiye’yi ve rejimi bu istikamette dönüştürme çabaları, Ankara’nın bölgedeki etkinliğine, prestijine ve caydırıcılığına darbe indirmiştir. Türkiye demokrasi ve istikrar ihraç eden bir ülke konumundan, sorun ve ayrışma ihraç eden, buna karşılık kaos ve terör ithal eden bir mevkie sürüklenmiştir. AKP’den akseden siyasal İslamcılık ve ümmetçiliğin Yavuz Sultan Selim’i bir Sünni sembol gibi kullanarak gösterdiği fotoğraf, Türkiye’nin bölgesinde rol model olması şöyle dursun, millî menfaatlerimizi gözeten esaslı devletlerarası münasebetler kurmasına bile engel teşkil etmektedir.

 

Kendisini Yavuz Sultan Selim yerine koyan bir anlayışla bölgeye nizam vermeye kalkan AKP lideri Erdoğan’ın ve tilmizi Davutoğlu’nun diplomasisi, Yeni Osmanlıcılık siyaseti üzerine bina edilmiştir. Yavuz’un siyasi başarılarını günümüzün bölge politikalarıyla bağdaştırma hatasına düşen AKP, İran, Azerbaycan ve Irak’ta yaklaşık 40 milyon civarında Şii Türk yaşadığını göz ardı etmektedir.

 

O bakımdan, AKP’nin uyguladığı dış politikanın MHP’yi ilgilendiren belki de en önemli tarafı, Türkiye’nin Türk dünyasıyla ilişkilerinde doğuracağı olumsuz sonuçlardır.

 

Erdoğan, bölgede çakma Yavuz politikası takip ederek uzun vadede Başta Azerbaycan olmak üzere İran Azerbaycan’ı, Irak ve Suriye’deki Şii Türklerin de Türkiye’ye antipati ile bakmalarına yol açacaktır.

 

 



Bu sitede yer alan bilgiler İkinci Bölge Haber adresi kaynak gösterilmeden kullanılamaz. Tüm hakları Telif Hakları Yasası'nca korunmaktadır. Yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir.
İnternet Gazetemizde yayınlanan Haber, Makale, Video, Galerilerdeki kategori Resimlerinin Yayınlanmış olması desteklediğimiz anlamını taşımaz.

FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

HABER ARA
ÇOK OKUNAN HABERLER
VİDEO GALERİ
FOTO GALERİ
GÜNDEM'DEN BAŞLIKLAR
YUKARI