Bugun...
Fitne Yalanları ve Tanıklığım - 1


Şükrü ALNIAÇIK
 
 
facebook-paylas
Tarih: 16-02-2017 09:43
     

Tarihçinin çalışma yöntemi, inanılırlığı ve etki kapasitesi "dereceli" olmak üzere "Birinci ve İkinci elden kaynaklar"a dayanarak geçmişteki önemli olayları anlatmaya dayanır. 

"Üçüncü sırada ise tetkik eserler" yani başka bir müellifin çalışmaları vardır.

Birinci elden kaynaklar, TBMM cerideleri, Osmanlı kadı sicilleri gibi resmi yayınlardır.

İkinci elden kaynaklar ise zamanında yapılmış; Cami-ut Tevarih, Şecere-i Türkî gibi araştırmaya dayalı telif eserlerdir.

Tetkik eserler ise İ. Hakkı Uzunçarşılı'nın Osmanlı Tarihi gibi arşive dayalı akademik çalışmalardır.

Gazetecilik ise daha ziyade "bugün"le ilgilidir ve gazeteci bilgiye kendi yöntemleriyle ulaşır. 

Bu önemli iş kolunda ajanslar, muhabirler, röportörler görev yaparlar.

Ayrıca gazeteci "haber kaynağını saklamak" gibi bambaşka bir hakka sahiptir.

Gazeteci kendini, Tarihçi gibi verdiği her orijinal bilgiyi dipnot düşerek belgelendirmek zorunda hissetmediği için burada "meslek ahlakı, gazeteci etiği" devreye girer.

Bu konuda yapılmış yüzlerce araştırma, yazılmış kitaplar vardır.

Gazeteciahlaksız olursa, bir de kaynaksız tarih anlatmaya kalkarsa, işte orası tam bir "müellifbarbarlığı"dır.

Tarihçi bazen de kendi metodolojisinin etkisi altında, bir gazete köşe yazarı olur. 

Böyle bir gazeteci, kaynaksız yazmaktan, desteksiz atmaktan uzak durur. 

Bu durum, okuyucu için bir avantajdır. Yazarın hakikate olan mesleki sadakati, okuyucuyu aldatılmaktan korur.

Hele bu Tarihçi kökenli gazete köşe yazarı, Türk İslam kültürüne, Ülkücü ahlakına sadıksa o zaman tadından yenmez olur.

Bu yazar, herkes gibi bazen de tarihin içinde yer alır, bazı olayların tanığı olur.

Şimdi sadede gelelim: 

Böyle, Tarihçi kökenli, 40 yıllık Ülkücü bir gazete köşe yazarının bizzat şahit olduğu geçmişe dair bir hadise, ahlaksız bir gazeteci tarafından sağından solundan sündürülerek yalan yanlış anlatılıyorsa, bu durumda Ülkücü yerinde duramaz. 

Sabahattin Önkibar'ın kitabında attığı palavralardan birinin yakın tanıklarındanım. Üstelik "sübjektif bulunabilir" kaygısıyla şahitli konuşacağım.

Olay bir süredir "Bozkurtlar Bahçeli'yi de dövmüş" yaygarasıyla Ülkücü camianın umumi ahlak ve karakterini de hedef aldığı için çok kısa olarak kendi tanıklığımı anlatmak zorundayım:

Benim kişisel tanıklığım önemlidir; çünkü 1980'le 1984 yılları arasında kesintisiz olarak DTCF teşkilatında görev yaptığımın yaşayan yüzlerce tanığı vardır. 

Durumdan bir tarihi rol çıkarmak iddiasında değilim. "Yalanın"başı küçükken ezilmezse sonunda fitnenin büyüyeceğinidüşünüyorum. Bunları bu yüzden yazıyorum.

Ülkücü hareketin 1980-1985 teşkilat çalışmaları, Tarihçi deyimiyle biraz "karanlık"tır. Yani bu dönem belge, kaynak ve kayıt tutulmayan 12 Eylül sonrası "siyasi yasaklar" dönemidir.  

Dernek kurmanın, üç kişi bir arada yürümenin, siyasi toplantı yapmanın yasak olduğu bu dönemde elimizdeki yegâne kaynaklar, kişisel tanıklıklardır.

Milli Eğitim ve Kültür, Hamle, Yeni Düşünce ve Bizim Ocak gibi dergi platformları, bu faaliyetlerde yer alan Ülkücülerin şahsi müktesebatına da bağlı olarak zaman zaman "teşkilat" gibi görev yapmıştır.

Rahmetli Başbuğ, Mamak'ta ve Dil Okulunda tutuklu bulunduğu süre zarfında, bu faaliyet çevrelerinden hiç birini "teşkilat" olarak vasıflandırmamış, bir veliaht tayinine gitmemiştir.

Bunun iki önemli sebebi vardır:

1- Dışarıda kalmış Ülkücüleri yeni tutuklamalardan korumak…

2- Kendi kontrolü dışındaki derin yapıların müdahale edebileceği bir taht kavgasına mani olmak…

Konu kitap hacminde anlatılabilir. Ancak ben sadece fitnenin önünü kesmek amacıyla, kendi tanık olduğum bir kaç "nokta"yı anlatıp; hikâyeyi burada keseceğim.

1985 yılında Dil Tarih'i bitirmiş, 84 ÖYS'de Hukuk Fakültesini kazanmış, bir yandan Yüksek Lisans yapıyor, bir yandan da Ankara Tıp teşkilatından Ülkücü Doktorların marifetiyle girdiğimiz İl Sağlık Müdürlüğünde memur olarak çalışıyordum.

Bir gün DTCF'dekiMamak'lı arkadaşlar vasıtasıyla Çelik-İş sendikasında tanıştığımız 12 Eylül öncesinin son Ülkücü İşçiler Derneği Genel Başkanı Vedat Ağabey beni çağırdı; Tandoğan'da buluştuk.

Bana "şimdi konuşacaklarımızı, Başbuğ, ben ve senden başka kimse bilmiyor. Devlet beye bir saldırı olmuş, gerçi fiziken önemli bir şeyyok; ama Başbuğ:

'Bu pisliği temizleyin!'emrini verdi" dedi. 

Yalnız "kesinlikle kimse duymayacak"tı!..

"Ağabey,saldırıyıyapanlar bunu şimdiye kadar yaymışlardır" demeye kalmadı. Cebinden bir kağıt parçası çıkardı. Pusulada Başbuğ'un el yazısıyla "Suat" yazıyordu. 

"Yanlış bilgi!.. Suat öyle bir şey yapmaz!" Dedim. 

Çünkü Ankara'daki bütün eylem potansiyellerini az çok biliyor ve olayın kimden geldiğini tahmin ediyordum.

Not: Adımız gibi emin olduğumuz hükümleri sıralamak yerine Ülküdaşa saygıdan kaynaklanan bir "öyküleme" yöntemini tercih ettiğimiz için yazıyarına sarktı!

 

(Devam edecek…)



Bu sitede yer alan bilgiler İkinci Bölge Haber adresi kaynak gösterilmeden kullanılamaz. Tüm hakları Telif Hakları Yasası'nca korunmaktadır. Yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir.
İnternet Gazetemizde yayınlanan Haber, Makale, Video, Galerilerdeki kategori Resimlerinin Yayınlanmış olması desteklediğimiz anlamını taşımaz.

FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

HABER ARA
ÇOK OKUNAN HABERLER
VİDEO GALERİ
FOTO GALERİ
GÜNDEM'DEN BAŞLIKLAR
YUKARI